Wikipedia

Arama sonuçları

10 Aralık 2016 Cumartesi

İsmail’den Pehlevi’ye ve Humeyni’ye



İsmail’den Pehlevi’ye ve Humeyni’ye...
Şaban Recai Öztürk 
sabanreco@gmail.com
http://srecaio.blogspot.com.tr

Aralık 2016

İran entelektüel bir ülkedir, bizden daha entelektüeldir. Çok iyi ressamlar, çok iyi edebiyatçılar ve çok iyi dil bilirler. Enteresan bir şekilde de kendi sahalarına çok hâkimler. İki sene evvel İstanbul'da bir İran kongresini açtım, orada hiç İran vatandaşı yoktu, sadece Amerika ve Avrupa'dan göçmenler vardı. Erkek, kadın profesörler inanılmazdı. Zaten yayınladıklarına bakarsanız fevkalade üstünler. Bizim bu kültürle bir araya gelmemiz lazım. (İlber Ortaylı. 12.3.2015)
Son zamanlarda sık sık gündeme getirilen Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) İki büyük oyuncusu olan Rusya ve Çin’i mercek altına almaya çalıştık. Sıra ŞİÖ gözlemcisi olan İran’da…
Amerikan ve Batı sömürgeciliğine direnen, Şanghay İşbirliği Örgütü ile yakın ilişkide, Hazar Denizi işbirliğini yürüten, Türkiye ile dengeli politikaya önem veren özelliklerini yok saydığımız “Şeriatçı” İran İslam Cumhuriyeti hala gözlerimizi bağlıyor. İran'ın bugünkü rejiminin Atatürkçü temel ilkelere dayanan felsefemizle bağdaşmadığı, hatta karşıt olduğu doğrudur. Ancak İran ve Türkiye bölünmeye ve parçalanmaya da hassastır. Batı’nın hallettiği, Türkiye’nin jeopolitik dengesini bozan “Kuzey Irak’taki Kürt oluşumu ile Türkiye Kürtçülüğünün birleştirilmesi” gibi gelişmeler İran’da da yaşanabilir. Azeriler “Güney Azerbaycan” konusunda hareketlendirilebilir. İran'da bizi derinden etkileyecek gelişmeler şaşırtıcı olmamalı.
Zaman azalıyor. Türkiye’de İslamcılar-liberaller-Kürtçüler ortaklığı ile milliyetçiler arası mücadele çoktandır milliyetçiler aleyhine döndü. Şimdi İslamcılar-liberaller-Kürtçüler ortaklığı da bozuldu, ama İslamcı zihniyet hala yönetimde ve giderek saldırganlaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenler kuruluş felsefesini geriye döndürme ve başka bir yöne çevirme yolunda. Ama İran’da tam tersi yönde bir hareket var. İran’da muhalefetin büyüdüğünü ve rejimi ele geçirebileceğini, “Türkiye ile İran’ın yer değiştirdiği; Türkiye’nin İslami bir konfederasyona, İran’ın ise demokrasiye dönüştüğü bir durumu imkansız görmüyorum.
Ekonomisi, silahlı kuvvetleri ve siyaseti Batı’ya ipotekli, enerjisi Rusya ve İran’a bağımlı konfederasyon yolundaki Türkiye, Batı’nın model biçtiği Ortadoğu’ya yönlendiriliyor. ABD ile yumuşamadan sonra, zenginleşen, eğitimli, laik, orta sınıfın yöneteceği zayıflatılmış İran ise Asya’ya itilecek gibi görünüyor.
Yine tarihsel ayrılık...
Acem ülkesi, Şiiliğin anayasasında yer aldığı tek İslam devleti İran’la ilgili notlarım ve düşüncelerim…
Önce her zamanki gibi özet tarihi...
M.Ö. 3200-M.Ö. 700 arasında İran’da çeşitli krallıklar, Elamlılar ve Medler görülüyor. İran’ın temelini M.Ö. 600’lerde Pers kökenli Ahamenişler-Hehamenişiler atmış. M.Ö. 539’da Persler Babil İmparatorluğuna son vererek Yahudileri Babil esaretinden kurtarmış. M.Ö. 532’de düşman Hindistan’da üst sınıfın zulmünden kaçan kölelerin sığındığı Persler Hind'e meydan okuyarak Zerdüştlüğü kabul etmiş. Tuna’dan Hindistan’a ve Karadeniz Bölgesine kadar egemen olan Persler, Zerdüştlük sayesinde özel bir kimlik edinmiş ve en önemli sosyal emir olan çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşarak yerleşik hayata geçmiş. Persler M.Ö. 494’te felsefenin merkezi, çoktanrılara ilk itirazları yapan İyonya Okulunu (Milet’i) yok etmiş, ama 4 yıl sonra, Atina kuzeyindeki Maraton savaşında yenilmiş.
M.Ö. 325 önemli bir dönemeç. Makedonya’lı Büyük İskender, Persleri yenerek Hindistan’da İndus nehrine ulaştı ve Batı dünyası ile Doğu dünyası kısa bir süre birleşti. Ünlü Persepolis kentini yok etti. Batı dünyasını Doğu’nun Barbar sürülerinden korudu (!) Bunun sonucunda Roma doğdu. Ortalama 300'er yıl etkili olan iki büyük karşılıklı sefer, sonraki 2.300 yıllık tarihin ana motoru oldu.  
İskender'den sonra halefi Selevkoslar (Selefkiler) M.Ö. 330–150 arasında İran’a egemen oldu. Onları Arşaklılar (Partlar, M.Ö. 250–M.S. 226) izledi. Fırat nehri M.Ö. 66’da Romalılar ve Partlar arasında sınır oldu. M.Ö. 53’teki ünlü Karrhae Savaşında, Partlar, Romalıları Harran yakınlarında yok etti. Roma M.S. 112’de Partları yenerek Doğu Anadolu ve Mezopotamya’yı aldı.
İran’da 224’te başa geçen Sasani hanedanı 288’de Roma ile anlaştı, Fırat Roma ve Persler arasında yeniden sınır oldu. Bu sınır Bizans döneminde de fazla değişmedi. 637’de Kadisiye Savaşında yenilen, çoğunluğu Zerdüşt dinindeki Sasani İranlılar İslamı kabule zorlandı, 661’de iktidarı ele geçiren Emevi Halifesi İran’ı kendine bağladı.  
680’deki Kerbela olayı İran, İslam dünyası ve Hıristiyanlıkta 1517’de başlayan Protestanlık gibi dünya için çok önemlidir. Hz. Muhammet'in kızı Fatma ve Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin, üvey oğlu Abbas ve yanındakilerin, Emevi Halifesi Muaviye’nin oğlu Yezit güçlerince Kerbela'da öldürülmesi, İslam dünyasında derin bir yara açtı.
Burada Şiilik hakkında bir özet gerekli...  
Kerbela’dan sonra Muaviye Emevi hanedanını kurdu, İslam ikiye bölündü. İran öldürülen Hz. Ali’ye, oğulları Hasan ve Hüseyin’e sahip çıktı. Sadece Hz. Ali ve Peygamber’in kızı Fatma’nın soyundan gelenlerin halife olacağını savundu. Emevilerin ve ilk üç halifenin (Ebubekir, Ömer ve Osman) zorba olduğunu ileri sürerek halifeliklerini kabul etmedi. Şiilik ortaya çıktı. Başlangıçta göçebe toplumlar ve köle sınıfı Şiiliği tuttu. Farslar önceleri İslam'a karşı direndi, eski Fars, Pers ve Sasani kültüründen ayrılıp İslam dünyasında ve İslam kültüründe kaybolmak istemedi, Sünni-Arap dünyası içinde asimile olmaktan endişe duydu. Müslümanlığı Şiilik temelinde kabul etti. Bu önemli fark sayesinde Farslar, kendi kültürünü devam ettirebildi. İslam’ın en örgütlü kesimi Şiiliğin Sünnilikten farklarından biri de, ölçüleri, sınırları oturmuş bir dini hiyerarşiye sahip olması ve Şiilerin çoğunluğunun bu hiyerarşiyi kabul etmesi. Dünyadaki 1,5 milyar Müslümandan 120 milyon Şii, İran, Irak, Suudi Arabistan’ın doğusu ve Bahreyn’de çoğunlukta; Lübnan, Pakistan, Hindistan ve Afganistan’da önemli oranda; Suriye’de ise azınlıkta ama yönetimde. Şiilere göre, 873’te kaybolan Onikinci İmam Muhammed el-Mehdi’nin 67 yıllık “Küçük Saklanma (gaybet-i suğra)” dönemi 940’ta bitti. Göründükten kısa süre sonra tekrar kayboldu ve “Büyük Saklanma (gaybet-i kübra)” dönemi başladı, halen devam ediyor ve ilerideki bir tarihte dünyaya döneceğine ve adaleti getireceğine inanılıyor.
İslam, Emevilerin son dönemine kadar, Arap milliyetçiliği demekti. 750’de, Haşimi soyunun Abbas kolu, Türklerin desteğiyle, Emevilerden halifeliği ve iktidarı ele geçirdi. Abbasiler Arabistan’ın bağnazlığını ve sofuluğunu, İran’ın kuralsız yaşam biçimiyle bağdaştırmaya çalıştı. Kültürde İran’ı, inançlarında Arabistan’ı örnek aldı. İslamın Arap karakterini geri plana attı. Diğer kavimlerle uzlaştı. Askeri alanda Türklerin gücüne başvurdu. 750-1258 arasındaki Abbasi döneminde devlet merkezi ve halifelik Şam’dan Bağdat’a taşındı.
900’lerde İran coğrafyasında İslamiyeti doğuya ve batıya taşıyan Türk hanedanları olan Harezmşahlar, Gazneliler, Karahanlılar ve Selçuklular görülür.  Mücadele İran ile Turan arasında, yerleşikler ile göçebeler arasında, İranlılaşan Türkler ile Araplaşan İranlılar arasında sürecektir.
Bu arada, Şii Fatımiler (İsmailiye mezhebi) de 909’da Tunus’ta ayrı bir Halifelik kurmuş. Mısır’ı 969’da fethedip halifelik merkezini Kahire’ye taşımış, Suriye, Mekke ve Medine’ye de egemen olmuş.
945’te, Abbasi Halifeliğini elle geçiren Şii Büveyhiler yönetimindeki İran, Selçuklular 1055’te Bağdat’ı alıp, Halife’yi haraca bağlayınca, Türk egemenliğine girmiş.  
Sünnilik tekrar öne çıkıyor…
Batı dünyası ve Hristiyanlığın, Abbasi-Selçuklu ittifakının Şiiliği yok ederek, islamın tek bayrak altında toplanacağından korktuğunu ve 1096-1291 arasındaki Haçlı Seferlerine başladığını hatırlıyorum.
1059’da İsfahan’ı başkent yapan, Sünni Halifeliğin koruyucusu Tuğrul Bey’in Büyük (İran) Selçuklu İmparatorluğunun Bizans’a ve İslam dünyasına egemen olma dönemi başlıyor. Bu, Sünni sıfatının arkasında “Şaman Kültürü”nün sürdürebildiği, geniş at sürülerinin ihtiyacı olan iklime ve otlaklara sahip İran yaylalarındaki dönem.
1063-1073 Alp Arslan dönemi, 1073-1092 Melikşah dönemi ve ünlü vezirleri Fars Nizamülmülk (ölümü 1092) dönemi Selçukluların büyük atılımlarının incelenebileceği ayrı bir kitap konusu...
1090’da Bâtıniler gizli cemiyetinin ünlü lideri Hasan Sabbah, Kuzey İran’da Alamut Nizari devletini kurmuş. Büyük Selçuklu Devleti’nde silahlı yandaşlarının sayısı 40.000’e ulaşan, Hasan Sabbah liderliğindeki Bâtıniler Vezir Nizamülmülk dâhil 134 kişiyi katletmiş. 1094’te Şii Fatımi Halifesi Mustansir’in ölümüyle İsmaili hareketi bölünmüş, Hasan Sabbah aşırı kanat Haşhaşin lideri olmuş. Birinci Haçlı Seferinde, 1099’da, Kudüs alınınca, buraya giden hacıları ve Avrupalıları korumak için devreye giren Tapınak Şövalyeleriyle Haşhaşinlerin ilgisi hala Masonluk üzerinden tartışılıyor.
Semerkant yakınlarında 1141 Katvan Savaşında, Selçuklular Budist Karahitaylar’a-Kitanlar’a karşı bozguna uğradı, Talas’ın rövanşı, İslam’ın yenilgisi olarak algılandı ve Büyük Selçukluların sonu oldu. Daha sonra Harezmşahlar İmparatorluğu, Karahitaylar ve Karahanlılara son verdi.
İran 1220‘de Cengiz Han, 1370-1507 arasında Akkoyunlular, Karakoyunlular ve Timur İmparatorluğu yönetimine girmiş.  
1473 Otlukbeli Savaşı Batı ve Orta Anadolu’ya egemen Osmanlı Türkleriyle Doğu Anadolu’ya egemen Akkoyunlu Türklerinin mücadelesinin sonunu getirdi. Kaybeden Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan kendine bağlı Türk aşiretleriyle İran’a geçti. İzleyen yıllarda kısmen boşalan Doğu ve Güneydoğu yaylalarına Elcezire bölgesinden Kürtler yerleşti ve Türk sultanlarının himayesine girdi.
Akkoyunlular İslam tarihinde Şiiliği mezhep olarak resmen tanıyan ilk devlet olmuş...
İran’da yönetimi kaybeden Türkmen Akkoyunluların yerine Azeri Türkü Safeviler geçmiş. Tebriz'de Safevi Devletinin kurulduğu yıl olan 1501 modern İran tarihinin başlangıcı kabul ediliyor.
İran Safevilerin 1501-1736 arasındaki 225 yıllık döneminde tekrar Şiiliğe geçmiş. Avrasya’da Türk Dünyasını ikiye bölen Safevi devletine yakından bakmak gerek…
Safeviler devlet işlerinde Farsçayı tercih etti, ama Sarayda ve Kızılbaş askeri teşkilatında Türkçe kullanıldı. Osmanlı hükümdarları şiirlerini Farsça yazarken, Şah İsmail Azeri Türkçesi ile yazdı.   
Soyu Hz. Ali’ye ve son Sasani kralı 3. Yezdgerd’e dayandırılan Şah İsmail'in dedesi Safiyüddin İshak, başına geçtiği Zahidiye Tarikatı'nı kendi ismiyle Safeviye Tarikatı'na dönüştürüyor. İsmail’in annesi Uzun Hasan’ın kızıdır. Babası Haydar’ın İranlı olduğu söylenir.
Şeyh İsmail, 1400’lerde Osmanlı’nın yasadışı ilan ettiği Azerbaycan'dan Anadolu içlerine kadar yayılan, Alevi ve göçebe Türkmen boylarını ruhani otoritesiyle birleştiriyor. Yani küskünler kendilerine sığınacak bir liman arıyorlar.
Hazreti Ali’nin soyundan gelen 11 yaşındaki Şeyh İsmail Akkoyunluları yenip, önce Azerbaycan Şahı oluyor. Sonra tüm İran’ı ele geçirerek, İran Şahı oluyor. Yıl 1502'dir. Safevi Devleti'nin kurulmasında ve gelişmesinde Anadolulu ve Suriyeli Ustaçlı, Rumlu, Musullu, Tekeli, Bayburtlu, Karadağlı, Dulkadirli, Karamanlı, Varsak ve Avşar Alevi Türkmen boyları önemli rol oynamış.
Yani küskünler…
İsmail, Osmanlı saldırılarından korunurken, Akkoyunlu kalıntılarını ezerek güçleniyor. 1504’te Tebriz’i alarak başkent yaptığında 13 yaşındadır. 1510'a kadar, Hemedan, Şiraz, Kirman, Şiiliğin kutsal mekânları Necef ve Kerbela, Van, Bağdat, Horasan ve Herat şehirlerini zapt ediyor. Orta Asya'da Özbeklerin başat olduğu Sünni hanlıklar ile Azerilerin başat olduğu Şii Safeviler arasında başlayan din ve mezhep savaşları, Türkistan ile İran'ın organik bağlarını koparıyor. İslam dünyasındaki dinsel hizipleşme Safevilerle büyüyor.
Batı’da Sünni Osmanlı, Doğu’da Sünni Türkistan, ortada Şii İran Safevileri. Hepsi Müslüman ama birleşemiyorlar…
Şiiler de iki ana gruba ayrılmıştır. Ortodoks Şiiler (Oniki İmam Şiiliği) ve heterodoks Şii Kızılbaşlar (Oniki imamcı Tasavvuf, Aleviliğin Safevi versiyonu).
Ama Şah İsmail, uzlaşması mümkün olmayan Şii din adamlarını sadakatleri karşılığında toprak ve para ile ikna ediyor. Şiilik, Safevilerin soylarını Yedinci Şii imama bağlayarak İran’da saltanatlarını pekiştirmeleri ile ilk kez siyasi güce ulaşıyor.
Ama İsmail güçlendikçe, merkezi ve nizami sisteme geçtikçe, işler değişiyor…
Çoğunluğu oluşturan İran Sünnileriyle, heterodoks sufi tarikatlarla, Kızılbaş Türkmen aşiretleriyle çatışıyor. Osmanlı’dan daha gaddar davranıyor.
Şah İsmail, çok önemli bir değişime imza atıyor. İran'ın Sünni ahalisinin mezhebini zorla değiştiriyor. Sünni ulema öldürülüyor veya sürgün ediliyor. Nimetullahi tarikatı dışındaki pek çok tasavvufî Sünni ve Şii tarikata izin verilmiyor. 
 Şah İsmail Safevi Devleti'ni kurduktan sonra devamlı sürtüşen iki etnik grubu uzlaştırılmaya çalışmış.
Türkleri ve Farsları…
Alevi Türkmenler onu güce taşıyan askeri becerileriyle, klasik İslam toplumunun ehli kılıcıdır (Seyfiyye).
Farslar ise dinsel ve bürokratik sınıfları oluşturan ehl-i kalemdir (Kalemiyye).
Ama göçebe Alevi Türkmenlerin toplumsal yapıları geleneksel İran sınıflı yapısı ile uzlaşamamış. Bu, daha önce İran'da kurulan Büyük Selçuklu Devleti'nin çöküşünde de önemli etkenlerden biriydi.
Şah İsmail 1508’den, öldüğü 1524’e kadar vezirliğe peş peşe beş Farsı atamış. Fars vezirlerden ikincisi Türkmen ordunun komutasına getirilince, emrine girmek utanç sayılmış ve savaş meydanında yüzüstü bırakılan vezir feci bir biçimde katledilmiş. Dördüncü Fars vezir bizzat Türkmenlerce katledilmiş, beşincisi Türkmenlerin isteği ile öldürülmüş. Türkmenler Tacik dedikleri yerli İranlıların başkentte mali işlerle ilgilenmelerini yeterli görmüş.
Fakat sonunda, Türkmen devleti olarak doğan Safeviler Fars kimliğine bürünüyor...
Osmanlı ne yapıyordu bu yıllarda?
Yavuz Sultan Selim’in en büyük amacı Doğu’daki bütün Türk devletlerini tek bir çatı altında birleştirmekti. İsmail'in faaliyetlerini yakından izleyen ve onun 1511'de Anadolu'da çıkarttığı Şah Kulu ayaklanmasıyla ne kadar etkili olabileceğini gören Yavuz, Safevileri ezmek maksadıyla, Doğu Anadolu ve Azerbaycan üzerine yürüdü. Top ve tüfeklerle donanmış piyade ağırlıklı Sünni Osmanlı, 1514’te, Van gölü kuzeyindeki Çaldıran’da, daha ilkel silahlarla savaşan süvari ağırlıklı Şii Safevileri yendi. Şah İsmail tahtını terk ederek kaçtı ve eski gücünü kaybetti. Yavuz Tebriz’e girdi, şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamını İstanbul’a gönderdi. Şah İsmail'e karşı yanında yer alan Kürt aşiret ağalarına özerklik verdi; Doğu Anadolu miri toprak olmaktan çıkarıldı. Bölgeye egemen olan Kürt aşiretleri, Osmanlıya dayanarak Alevi Türkmen aşiretleri ezdi.
Şiiler bunu İKİNCİ KERBELA olarak nitelendirir…
Sünni Akkoyunlu Türkmen boyları da Tebriz'den alınarak Erzurum, Gümüşhane, Bayburt ve Trabzon'a yerleştirildi.  
1517 tarihi de önemli bir kavşak. Yavuz, Ridaniye zaferinden sonra, Mısır’daki Sünni halifeliği ele geçirince, Osmanlı’da Sünnilik oldukça öne çıktı. Osmanlı sarayı Türklüğü ikinci plana atarak, İslam ve Osmanlılık kimliğini öne çıkardı. Sünni Şafi mezhebi Nakşibendî tarikatı mensubu Kürt mollası Şeyh İdrisi Bitlisi’nin önerisiyle, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da, Alevi Türkmenlerden 40.000’i katledildi. Kıyımlardan kaçanlar Şii İran’a, Safevi Devletine sığındı. Bazı Alevi Türkmenler, ovalardan dağlara göç etti, dillerini yer yer yitirerek Kürtçe konuşmaya başladı.
Babası Şah İsmail'in ölümü üzerine, 1524'te 10 yaşında tahta çıkan Şah Tahmasb, tahta çıktığını Kanuni Sultan Süleyman'a bildirmemesi ve Osmanlılara karşı bir tutum izlemesi üzerine Kanuni, batı seferlerine ara vererek İran üzerine 3 sefer yaptı.
Kanuni’nin büyük oğlu Şehzade Bayezid, çoğu Türkmen aşiretlerinden 15-20 bin kişilik bir kuvvetle Konya’daki ağabeyi Selim'in üzerine yürüyünce, Kanuni Şehzade Selim'i tuttu, en güvendiği komutanları ve askerleri onun emrine verdi. 1559’da iki kardeşin kanlı çarpışmalarını Selim kazandı, Bayezid İran'a, Şah Tahmasb'a sığındı. Kanuni İran Şahı'na mektup yazıp tehditlerle, Bayezid ve çocuklarının Osmanlıya iadelerini sağladı, ayrıca Şah'a 400 bin altın gönderdi.
Safeviler 1550’lerde, Osmanlılar gibi, ama 250 yıl sonra, aşiretten ayrı, merkezi ve nizami bir ordu kurdu ve ateşli silahları aldı. Önce Türkmenlerden şaha bağlı ”süvari hassa birliği”, sonra gayrımüslim Gürcü ve Ermenilerden devşirip Müslüman yaptıkları gençlerden “piyade gulam ordusu” oluşturuldu. Bürokrasi ise kentli Farslara dayandırıldı. Kurumlaşma sürecinde kızılbaşlık yerine Şiilik, Türkçe yerine Farsça ağır bastı. Hukuk uleması da Şii Araplardan karşılandı. Şahlar artık mutlak hükümdar oluyordu. Göçer Türkmenlerin bürokrasi ve ilmiye yetenekleri yoktu. Oysa Fars bürokrasisi Perslere kadar uzanan derin, köklü bir gelenekti. Selçuklular, İlhanlılar, Timurlular, Safeviler, Zendler, Kaçarlar, Pehleviler ülkeyi yönetti ama devamlılığı Fars bürokrasisi sağladı. Sarayda Türkçe konuşulmasına rağmen, resmi yazışmalar tamamen Farsça idi.
Burası önemli. Fars olmayanlar, çoğunluğu Türk boyları, görünürde ülkeyi yönettiğini zannediyor. Ama asıl yönetenler perde arkasındaki Farslar…
Safevilerin en ihtişamlı hükümdarı Şah I. Abbas Azeri-Türk Tebriz’den sonra, Fars İsfahan'ı başkent yapmış, savaşlarda Osmanlılara ve Özbeklere yenilen ordusunu modernize etmiş, barutun kullanımını benimsemiş. 1602'de Portekizlileri Bahreyn'den, 1622'de İngiliz donanmasını Hürmüz Boğazı'ndan çıkarmış. Özbeklerden Herat ve Meşhet'i, Osmanlılardan Doğu Irak ve Kafkas ülkelerini geri almış. İNGİLİZ DOĞU HİNDİSTAN ŞİRKETİ ve HOLLANDA DOĞU HİNDİSTAN ŞİRKETİ ile ticari ilişkilerini genişletmiş. Ermeni, Gürcü ve Hint kökenlilerden ekonomik gücüyle etkinleşen bir tüccar sınıfı yaratmış. Bunları kul sistemi ile bürokrasiye sokarak, idari - askeri gücü elinde tutan Türkmenlere karşı merkezi otoriteyi kurmuş. Şah Abbas'ın uzun hükümdarlığı sonunda (1587-1629), Safevi sınırları bugünkü İran, Irak, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Türkmenistan, Özbekistan, Afganistan ve Pakistan'a ulaşmış.
İran kültürü ne durumda?
Safevi himayesinde oldukça geliştiği kabul ediliyor. Edebiyat, kiremit imalatı, çömlekçilik, dokumacılık gibi el sanatları, minyatürcülük, ciltçilik, dekorasyon ve hattatlıkta büyük ilerlemeler kaydedilmiş. Halıcılık profesyonel tasarım ve imalata dayalı bir sanayi haline dönüşmüş. İran resmi, üç boyutlu görünüm, perspektif ve gölge, yağlı boya, yarı çıplak kadınlar, gençlik ve âşıklar gibi yenilikler yaşamış. Mimari en seçkin örneklerle dolmuş. Ünlü İslam filozoflarından Şirazî (1571-1640), tasavvuf gizemciliği, Şii ilahiyatı, Aristo ve İşrakiyyun (toplumculuk-sosyalizm) felsefelerini birleştirmiş ve Hikmetü'l Müte'âliye (Metafilozofi-Transcendent Theosophi) düşünceyi ortaya koymuş. 
Osmanlılar ile Safeviler Irak'ın verimli toprakları uğruna 150 yıldan fazla savaştı. Bağdat'ın 1509'da Şah İsmail tarafından fethini, kısa bir süre sonra Kanuni Sultan Süleyman'ın fethi izledi. Safeviler 1623'te Bağdat'ı geri aldı ama 1638'de tekrar Osmanlı sultanı IV. Murat'a bırakmak zorunda kaldı. Sonunda, 1639'da Kasr-ı Şirin Antlaşması ile Osmanlılar ve Safeviler arasında çizilen sınır günümüze kadar değişmedi.
Düşünsenize, Hazar Denizi’nden Basra Körfezi’ne uzanan İran toprakları hem Osmanlı’ya hem de Türkistan’a örülmüş bir duvar gibidir.
Çin Seddi’ni hatırlatırcasına...
Safeviler Sünni Osmanlı ve Sünni Özbekler ile savaşırken, 1600’lerde, iki tehdit daha geldi. Kafkasya ve Orta Asya'ya yayılan Ruslar ile Kandahar ve Herat'ı alan, Afganistan'a sızan Türk Hind Babür İmparatorluğu (1526-1858).  
Safeviler gibi Şiiliği sırtlayan, Babür İmparatorluğu’nu kuran Zahirüddin Babür, Timur’un soyundan geliyor. Oğulları Hümayun ve Ekber zamanında Hindistan’ın tamamı ele geçirilmiş. Ekber Şah, İslamiyet, Hristiyanlık ve Hinduizmi birleştirecek Şihlik adlı yeni bir din kurmaya çalışmış. Ancak Hindular bu yeni dine egemen olmuş, Ekber Şah’ı kullanarak Hindistan’da İslamiyet’i ortadan kaldırmaya çabalamış, ama başaramamış. Babür ile Hindistan’a giden Türkmenler, Urduca ve Hintçe dillerine geçmiş, Hintlileşmiş ve sonunda Urduca konuşan Müslüman bir millet, Pakistan oluşmuş. Babürlerin dünyanın en güzel mimarisi sayılan ve Osmanlının mimarlarının da çalıştığı Taç Mahal’i yaptıran Şah Cihan yönetimi, siyaset ve sanatta en parlak dönemini temsil ediyor. Şah Cihan, Hint Okyanusunda Portekizlilere karşı savaşan Osmanlılara çok yardım etmiş. Son Şah Bahadır’a kadar süren iç karışıklıklardan sonra İngilizler 1857’de Hindistan’ı ilhak ederek Babür Devleti’ne son vermiş.
Aynı dönemdeki Osmanlıları düşünüyorum. Kanuni zamanında Safevilerle ve Babürlerle birlik ve beraberlik içinde olabilselerdi, dünya tarihinde ne gibi değişiklikler olurdu? Sadece siyasal değil, ekonomik ve kültürel beraberlikten söz ediyorum.
Ayrıca, Doğu-Batı ticaret yolu, Avrupalıların keşifleri ve Osmanlıların denizaşırı seferleri sonucunda İran'dan uzaklaşınca Safevilerin vergi gelirleri düşmüş. 1698'de Kirman Eyaleti Beluçlarca, 1717'de Horasan Afganlarca ve Irak Araplarca istila edilmiş.
1700’ler İran’ı Şah İsmail’in torunlarından Tahmasp zamanında Sünnilerden temizlenmiş ve tamamen Şiileşmişti. Ortak bir kültür ve kimlik yaratılarak İran milliyetçiliğinin temeli atılmıştı.
Safeviler Doğu İran'daki Sünni Afgan tebaayı zorla Şiileştirmeye çalışınca 1722'de Afganlar şiddetle tepki göstermiş ve Afgan ordusu İran'a girerek on yıldan fazla egemenlik kurmuş. 1729'da Horasan'daki Afşar Türkmenlerinin beyi ve Safevilerin en etkili komutanı Nadir Han Afganları yenerek İran'dan çıkarmış, 1736'da, kendini İran Şahı ilan etmiş. 1747'ye kadar İran'da kısa süreli Afşar Hanedanı kurulmuş.
Nadir Şah İran’ı geleneksel Şiiliğin yerine Şiiliğin Sünniliğe en yakın mezhebi Caferiliğe geçirmiş. Osmanlılara üstünlük sağladıktan sonra, barış görüşmelerinde ilginç bazı isteklerde bulunmuş: 1- İran hacıları için bir emir-i hac tayin edilmesi. 2- Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulü ve Kâbe’de mezheplerine bir rükün tahsisi. 3- Osmanlılar’ın İsfahan’da, İranlıların İstanbul’da bir şehbender bulundurması. Ama Osmanlılar bunları kabul etmemiş ve 1746 antlaşması imzalanmış.
Safeviler 1747'de tekrar İran şahlığını ele geçirmişse de, 1760'ta Zend hanedanının kurucusu Kerim Han’a engel olamamış.
1797’de, İran’da Kızılbaş asker teşkilatını oluşturan, Türkmenlerin Koyunlu kolundan Kaçar Hanedanlığının 1925’e kadar sürecek iktidarı başlıyor. Başkenti Tahran olan Kaçar hanedanı döneminde, İran’da gücü artan Şii ulema bağımsız olarak veya hükümetlerle ortaklaşa yönetime geliyor.
Rusya 1800'de ağırlığını hissettiriyor. Doğu Gürcistan’ı ilhak ediyor ve Kaçarlar zamanında İlk İran-Rusya Savaşı patlak veriyor.
İngiltere de boş durmuyor. Basra Körfezi ve Hindistan’ı Avrupa’lı ve Rus sömürgeci rakiplerine karşı korumak için, 1820’lerde bölgeye yerleşiyor... 
Kaçarlar Rusya’ya yenilince, İngiltere’nin aracılığıyla, 1813'te Gülistan Antlaşması imzalandı, Rusya Gürcistan ve Kuzey Azerbaycan'ı ele geçirdi.
Doğu Sorunu’nun ikinci perdesinin başladığı, 19. yüzyıla damgasını vuran ve Pax Britanica’nın önünü açan 1815 Viyana Kongresi’ni de hatırlıyorum. Yani, süper güç olmaya başlayan İngiltere'deki sanayi devrimini, siyasal liberalleşmeyi, Avrupa haritasının düzenlenmesini ve Osmanlı topraklarının paylaşılmasını...
İran 1828’deki savaşta da yenildi ve Aras’ın kuzeyini Rusya’ya terk etti. Savaşa Ruslar safında katılan Ermenilerin ödülü olarak, Nahcıvan dâhil Erivan Hanlığı Ermeni Eyaleti ilan edildi. Eçmiyazin Kilisesi Rus nüfuzuna girdi.
İran 1856-1857 savaşında İngiltere’ye de yenildi ve Afganistan’daki etkisini yitirdi.
Rusya’ya ve İngiltere’den sonra, 1848’de, İslam’dan ayrı bir din olduğunu ileri süren Babilik de İran’a iç tehdit oldu. Sapkın dini hareketin sahibi Bab, Tebriz´de kurşuna dizildi, kemikleri Bahaîlerce Filistin’de Kermil Dağı’nda yaptırılan bir mezara defnedildi. Birçok İslam âlimi ve binlerce insan Bab’a ve 1863’te Tanrı tarafından gönderildiğini ileri süren takipçisi Bahaullah’a iman etti. Müslüman din adamları ve İran Kaçar hükümeti müritlere zulmetti ve çoğunu öldürdü. Bahaullah Bağdat’a, İstanbul’a, Edirne’ye ve sonra da Akka’ya sürgün edildi.
Bunların arkasında İngilizlerin bulunduğunu düşünüyorum...
Bahai öğretisi üç ana temel üzerine odaklanır: Tanrı'nın birliği, dinin birliği ve insanlığın birliği. Yani “Tek Dünya Dini”nin emekleme dönemi diyebiliriz.
Mazdekçilik, Hürremiye, Babek, İsmailiye ve Hasan Sabbah, Hurufîler, Cavidaniye, Babilik, Bahaîlik, vb. İslam’a Hıristiyanlık ve Musevilikten katkılarla ortaya çıkan, Devlete ve Halifeliğe karşı ayaklanan, ama başarısız olunca farklı isimlere ortaya çıkan aynı hareketin devamıdır. Hindistan’daki Şihlik gibi. Cavidanîyeler, şeyhleri Fazlullah’ın Cavidannamesi’ni, Babiler şeyhleri Muhammed Bab’ın kitabı Kitab-ün Nur’u Kur’an kabul ederler.
Saidi Nursî’nin Risale-î Nur’unun da isim, içerik ve saygı bakımından, Kitab-ün Nur’a çok benzediği ileri sürülür. Bahailik İran’da kâfirlik sayılıyor ve cezası idam. Günümüzde, dünyanın her yerindeki Bahaîler, Bahaullah’ın Akka’daki mezar evini bir hac yeri olarak ziyaret ediyor.
İran’a dönelim.
Kaçar ekonomisi 1870’te iflas etti ve Avrupalı yatırımcılara ekonomik ayrıcalıklar vermeye başladı. İran, Rusya ve Britanya'nın yarı sömürgesi haline geldi ve İran'ın ekonomik gücü zayıfladı. 1854’te ilk dış borcunu Londra ve Paris’ten alan Osmanlı’yı da unutmamalıyım.
1890'da İstanbul'da çıkan Akhtar gazetesi, tütün üretimi ve satışının 50 yıllık hakkının gizlice İngiltere’ye tekel olarak verildiğini açıklayınca, İran'da ulemalar ve tüccarlar 'Tütün Kıyamı' protestosunu başlattı ve Kaçar Hanedanı geri adım attı.
1883 Londra Anlaşması ile Kuzeyden Batı Türkistan’a inen Rus Çarlığı ve 1857’de ilhak ettiği Hindistan’dan kuzeye doğru, Batı ve Güney Türkistan’a ilerleyen İngiltere arasındaki Büyük Oyun, Afganistan tampon devlet yapılarak sonuçlandı.
1896'da Girit'teki büyük isyanda Türk köyleri yakılıp yıkıldı; Müslüman ahalisi öldürüldü. Türkler adadan kaçış yolu arıyordu. Hanya ve Resmo'da altmış bin Müslüman sığınmacı kurtarılmayı bekliyordu. Girit’in Hıristiyan valisi, kasten Osmanlıdan asker yardımı istemeyince, Giritli Müslümanlar, Osmanlının Girit'e asker çıkaramayacağını anlayınca, İran Kaçar Şahı Muzafferiddin Han’dan yardım istedi.
İran’da askerlerin zorlamasıyla, 1906’da, gelenekçi ve göçebe koalisyonunun iki yıl sürecek meşrutiyeti ilan edildi. İslam resmi din olarak kabul edildi, mollalara önemli ayrıcalıklar tanındı. Ama ulema güç paylaşımına razı olmayıp, sonradan desteğini çekince meşrutiyet yaşayamadı. Karmaşa devam etti.
Bizim aynı tarihlerdeki II. Meşrutiyet dönemimizi hatırlatıyor…
APOC (Anglo-Persian Oil Company) 1908’de İran’da Ortadoğu’nun ilk petrolünü buluyor ve Büyük Oyun enerji boyutuna sıçrıyor…
1917 Bolşevik Devrimi’nden sonra Rusya’nın savaştan çekilmesi ve 1918’de Osmanlı’nın çökmesiyle, İngiltere İran’daki etkinliğini arttırdı ve İran ekonomisini tamamen kontrolüne aldı.  
1921’de İran’da İngilizlerin desteklediği bir darbe ile yönetimi ele geçiren Azeri Türkü kökenli, Kazak Tugayı’nın komutanı Rıza Han (Pehlevi), önce Savunma Bakanı, sonra da Başbakan oldu. "Ormancılar ayaklanmasını" bastırdı, kendini Fars hanedanı Şah ilan etti. Bu, 124 yıl İran’ı yöneten Türk boyu Kaçar Hanedanının sonu oldu. Pehlevi 1925’te parlamento tarafından Şah seçildi ve Türkiye Cumhuriyetinin ilk yıllarına ve Atatürk’e özenerek bazı düzenlemeler yaptı. Bürokrasiyi laikleştirmeye, ulemanın gücünü kırmaya çalıştı. Fars kültürünü öne çıkarmaya, Fars milliyetçiliğini yüceltmeyi denedi. Devletçi iktisadi adımlar attı.
Pehlevi 1933'te APOC ile Iran çıkarlarına daha uygun bir petrol anlaşması yaptı, İngiliz, Rus ve Fransız etkilerinden kurtulmak için Almanya'ya yöneldi. 1938’den sonra, İran’da Alman etkisinin artması başta İngiltere olmak üzere müttefikleri tedirgin etti.
Pehlevi, Acemistan ve Persia’nın ismini 1935’ten sonra 1096-1101 arasındaki Selçuklu lideri “Iran Şah”ın adıyla Iran olarak değiştirdi. Bunda Atatürk’ün de etkisi olduğu söyleniyor.
“İran” ismi hakkında ilave bilgi: Turan Şâh'ın ölümünden sonra, tek evlâdı İrân Şâh, Kirmân Selçukluları tahtına oturmuştu. Bir süre sonra İrân Şâh, çevresindeki bazı kişilerin etkisi ile Bâtınî mezhebine girmişti. Bundan sonra halka kötü davranmağa başlamış, birkaç kadı ve âlimi öldürtmüştü. Devlet ümerâsı dînî değerlere hürmetteki gevşekliği ve devlet işlerinin yürütülmesindeki zaafından dolayı ondan nefret etmişti. Nihayet Çılak Bâzdâr adında bir Türk, halktan bir grupla beraber, Şeyhülislâm ve kadılara müracaat etti. Halk verilen fetvâ üzerine ayaklandırıldı. İrân Şâh önce şefaat diledi, sonra kaçmağa çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101).
Yani “İran” sözcüğü Selçuklu sultanından geliyor…
Sanskritçe “Aryan” sözcüğünden geldiğini söyleyenler de var…
İran 1940’ta parlamenter demokrasiye geçiyor.
İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1941’de, güneyden İngiliz, Amerikan ve kuzeyden Sovyet müttefikler İran’ı işgal etti, Alman yanlısı Rıza Şah müttefiklerin talimatı ile Güney Afrika'ya sığındı, yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçirildi.
Dinciler hareketleniyor...
1750’lerde İran’dan Irak’a (Necef ve Kerbela) geçen Şiiliğin akademik merkezi ve dini liderliği, 1946’da, Irak’tan yeniden İran’a kaydı, Necef bu özelliğini Kum’a bıraktı.
Yabancı müdahaleler İran’da yeni bir milliyetçi akımı tetikliyor...
İkinci dünya Savaşı bitmiştir, Orta Doğu’daki İngiliz üstünlüğü ABD’ye geçmektedir…
Türkiye’de çok partili dönemin ilk yılları başlarken, İran’da da, Ulusal Cephe Partisini kuran Dr. Muhammed Musaddık, Başbakan Razmara'nın öldürülmesinden sonra 1950’de başbakanlık görevine geldi. Musaddık, Komünist Partisi TUDEH’e tavizler verdi ve bunları batıya karşı koz olarak kullanmaya çalıştı, 1951’de Petrol alanlarını ve İngiliz Petrol Şirketi BP'yi millileştirdi. Musaddık'ın devletleştirme hareketi İngiltere’den ve ABD'den tepki gördü; Bunun üzerine Şah Musaddık’ı görevden aldıysa da, halkın ayaklanması üzerine ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
İran 1952’de İngiltere ile diplomatik ilişkilerini kesti. Ancak, milliyetçi Musaddık hükümeti 1953’te CIA-MI6 ve Petrolcüler destekli AJAX operasyonu darbesiyle devrildi ve Musaddık yargılanarak sürgüne gönderildi; yerine tekrar ABD çıkarlarını korumaya hazır Muhammed Rıza PEHLEVİ oturtuldu. Şah yönetimi tekrar başladı ve bütün partiler kapatılarak liderleri hapsedildi.
Demokrasi değil Batı çıkarları önemliydi...
1955’te Türkiye, İngiltere, Irak, İran ve Pakistan'ın dâhil olduğu CENTO kuruldu. Yeşil Kuşak Sovyetleri çevreliyordu.
İran’da 1961-1962 Beyaz Devrimi ile büyük çapta ekonomik ve sosyal reformlar ile toprak reformu yapılıyor. Toprak din adamlarından alınarak köylülere dağıtılıyor. Kravat takmayanları cezalandıran Şah’ın Ak Devrimi ile mali kaynakları yok edilen Humeyni ve mollalar reformlara karşı fetva vererek siyasete giriyor. İran tarihindeki ilk protesto eylemini 1963’te yapıyor ve Muhalefet lideri Humeyni’ye ölüm cezası veriliyor. Ancak Ayetullahların öldürülmesi yasak olduğundan, Humeyni 1964’te önce Türkiye’ye sürgüne gönderiliyor. Sonra şiddetle muhalefete devam ettiği Irak’a ve en son Fransa’ya kaçıyor.
Ekonomik gelişmelerin hızlandığı 1963-1967 arasında, İran’da mollalara karşı baskı da artıyor. 1967’de kadınlara da boşanma hakkı tanınıyor. Kocaya, ikinci eşe nikâh yaparken, ilk eşinin rızasını alması şart koşuluyor. Aile davaları şeriat mahkemelerinden devlet mahkemelerine aktarılıyor.
Şah’ın 1969’daki sözleri de ilginç: “Türkiye'de anayasa ilkesi olarak başlangıçta gerekli olan laikliğin aynı tonda devamına gerek yoktur, laikliğin İslam âlemine zarar verdiğini de gözlüyoruz. İran’da din adamlarını paraya boğarak bunu hallettik. Sizden laiklik ilkesini anayasa kuralı olarak kullanmaktan vazgeçmenizi rica ediyorum.”
İran, 1971 Ekiminde, Pers İmparatorluğunun 2.500’üncü kuruluş yıldönümünü aşırı abartılı şekilde, 100 milyon dolar harcayarak, tarihi Persepolis’te kutladı.
Belucistan, Sistan ve hatta gösterilerin yapıldığı Fars eyaletleri susuzlukla savaşırken…
Ama bu, liberal, ilerici ve dini muhalefeti ve buna karşı artan devlet baskısının getirdiği karmaşayı önleyemiyordu...
1973'te, İran petrol fiyatını artırma politikasını benimsedi. Petrol parası, ticaret burjuvazisi ile rekabete giren yeni zenginleri ortaya çıkardı. Yabancı teknisyenlerin artışı tepkileri artırdı. Fakat siyasal demokratikleşme reddedildi. Ordu, Jandarma ve istihbarat örgütü SAVAK her türlü muhalefet girişimini ezdi.
1975'ten sonra, Şah karşıtı gösteriler yoğunlaştı, İslamcılarla solcular ortak cephede yer aldı. Üyeleri milyonu aşan İran Komünist Partisi (TUDEH), mollalara “İlerici Din Adamları”, “Devrimci İslam” adını verdi.
1976’da Şah islami takvimi kaldırarak Pers takvimini getirdi ve 1355 Hicri yılından, 2535 Pers yılına atlandı! Mollalar aşırı tepki vermeye başladı.
1977’de Humeyni’nin oğlu Irak Necef’te ölü bulundu. Aynı yıl, ABD Başkanlığına seçilen Carter, İran insan hakları karnesini düzeltmediği takdirde, ABD’nin askeri yardım dâhil tüm yardımları keseceğini açıkladı ve Şah buna uydu.
ABD’nin Türkiye’ye 1974 silah ambargosunu, 1975’te Türkiye’nin de ABD ortak askeri tesislerin faaliyetini durdurmasını ve ABD’nin Vietnam’ı terk edişini, 1976’da ABD desteğiyle askerlerin Arjantin'de Peron iktidarını devirmesini, 1977 Pakistan askeri darbesini, 1978’de komünistlerin Afganistan'da darbeyle iktidarı ele geçirmesini ve son olarak 12 Eylül 1980’e giden anarşi dolu Türkiye’yi hatırladım.
Şah’a karşı gösterilerde resimleri pankart olarak kullanılan iki isim öne çıktı, dini önder Humeyni ve Fransa’da Sorbonne ‎Üniversitesinde sosyoloji doktorası yapan, Cezayir kurtuluş hareketinde aktif olarak görev alan, İslam Devrimi'nden sonra ambargo uygulanan‎ Ali Şeriati.
Türkiye’de pek tanınmayan, fakat İran devriminde önemli bir isim olan Ali Şeriati’ye kısaca değinmeliyim...
Mollalardan çok farklı olarak, Mevlana ve Pakistanlı İkbal’den oldukça etkilenen Şeriati, Şii veya İslami kavramları sosyalizm ile harmanlamış. Proleterya yerine "mustaz’afin, ezilenler" demiş. İslamın soysal adalet içerikli gerçek kimliğine dönmesini, üçüncü dünyacılık ve sosyalizmi dindarlaştırmak, dini sosyalistleştirmek istemiş. Dinin esasının doğruluk ve dürüstlük, kimsesizleri, yoksulları ve ezilenleri korumak olduğunu, Safevilerin Kara Şiiliği yerine Kızıl Şiiliği savunmuş. Batı’nın ve ABD’nin baskısına karşı çıkmış. 12 nci İmamı beklemek yerine, sosyal adalet için çalışarak, dönüşünü hızlandırmayı, her günün “Aşure Günü”, her yerin “Kerbela” olduğunu, söylemiş. Türkiye ve İran’ın İslam’a bakışını eleştirmiş. Şah tarafından hapsedilmiş, ama ulusal ve uluslararası baskılar sonucu 1975’te serbest bırakılmış.
Fransız varoluşçu Jean Paul Sartre, bir din seçmek zorunda kalırsa Şeriati’nin İslam’ını seçeceğini belirtir. Şeriati, toplumu üç bölümlü bir üçgen şeklinde düşünürdü: Tabanı halk, orta bölümü, bulunulan çağı okumaya ve yorumlamaya çalışan aydınlar, zirveyi de, geleceği tarif eden ve haber veren entelektüeller.
Ali Şeriati, aynı zamanda bir Osmanlı hayranıydı; Arab’ı ve İran’ı “Birinci Dünya Savaşında İslamın dünya devletini arkadan hançerlediniz” diye itham eder. “Devrimin gerçek ideologu” yanında, ‎Allah, Peygamber, Kur'an ve İslam hakkında itikat dışı yorumlar yaptığı, Allah’ı bir Roma putuna benzettiği, mücahid değil, zındık, hatta SAVAK ajanı ve muhbiri veya Sünnilerin adamı olduğu da iddia edilir. İngiltere’ye kaçtığı 1977’de, SAVAK’ın yaptığı ileri sürülen bir eylemle, dairesinde ölü bulunur. Ali Şeriati’nin Şiilikteki Protestanlaştırma akımı tutmamışsa da, çabaları halefi Abdülkerim Suruş ile sürmüş, ama Devrim onu da susturmuş. Bu gün de, adına bazı hareketlenmeler var, ama fazla güçlü değil.
Devrime yaklaşılıyor...
Pehlevi yönetimi 1977’deki büyük protesto gösterilerine ateşle karşılık verdi. Kum’daki Dini Okulu kapattı. Yaygın protestolar 1978’de devam etti. Muhalefet Tahran'da Pehlevi yönetimine saldırdı. 500 binden fazla gösterici yönetimi protesto etti. Göstericilere yine ateş açıldı. Sıkıyönetim ilan edildi. Dini okullarda “Yezid” ilan edilen Şah'a karşı muhalefet arttı, Marksistler, aydınlar, muhalif çiftçiler, tüccarlar, öğrenciler Irak’tan muhalefete devam eden Humeyni’yi destekledi. Tarafsız din adamı Ayetullah Şeriatmedari de Şah karşıtı cepheye geçti. Şah’ın baskısına dayanamayan Saddam’ın desteği çekmesiyle ve Kuveyt de kabul etmeyince, Humeyni 10 Ekim’de Irak’tan Paris’e kaçtı. Şah halkı tatmin için bazı geri adımlar attı ama artık çok geçti. Çok güvendiği askerleri de karşısına geçiyordu. CIA ve İngiliz Büyükelçisi’nin raporları “İran’ın devrimden uzak olduğunu” bildirirken, Muharrem ayında, Aralık’ta, 2 milyon insan Şah’ın istifası ve Humeyni’nin dönüşü için Tahran’da gösteri yaptı.
1979 önemli bir tarih, biraz ayrıntı gerek...
1979 başında, Şah tatil için yurtdışına gitmeyi ve muhalefetten Şahpur Bahtiyar’ın başbakanlığını kabul etti. Bahtiyar istihbarat örgütü SAVAK’ı lağvetti, siyasi mahkûmları serbest bıraktı, kitle gösterilerine izin verdi, seçim vaadinde bulundu, Humeyniciler ve diğer devrimcilerin “Milli Birlik Hükümeti” oluşturmasını istedi, Kum’da Vatikan tipi bir devlet kurması için Humeyni’nin dönüşüne izin verdi. Ama Paris’teki Humeyni’nin muhalefetine sadece iki hafta dayanabildi ve o da 1991’de apartmanında ölü bulunacağı Paris’e kaçtı. Humeyni 12 Ocak'ta Devrim Konseyi’nin kurulduğunu ilan etti.
58 yıllık Pehlevi iktidarından sonra, Şah 16 Ocak'ta İran’ı terk zorunda kaldı. ABD sadık müttefiki Şah’ı kollamadı ve topraklarına girmesini yasakladı. 1970’li yıllarda Şah petrol fiyatlarının hızlı artışını örgütleyerek ülkesini bol paraya kavuşturmuştu. Akan paradan cesaret alarak, “Dünyanın 5. büyük ülkesi kim olacaktır” sorusunu soruyor ve “İran olacaktır” cevabını veriyordu. Şah demokrasiye inanmıyordu. Diktatörlük meşalesi, Batı’nın püflemesiyle söndü. İran’da bir “İslami devrim” oluştu.
Ama bu sefer de İslamcılar Batı’nın başına bela olacaktı.
Fransa'da ikamet eden Humeyni 1 Şubat’ta Tahran'a döndü, 6 Şubat’ta liberal-İslamcı Mühendis Mehdi Bazargan, Bahtiyar’ın yerine, Humeyni tarafından geçici başbakanlık görevine getirildi. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu. 11 Şubat’ta Marksist gerillalar ve isyancı birlikler Şah yanlısı birlikleri sokak savaşlarında yendikten sonra, askerler tarafsızlığını açıkladı, ele geçirilen silahlarla militanlar sokakları doldurdu, genç devrimciler hükümet binalarını ve radyo istasyonunu işgal etti. 40.000 Amerikalı teknisyen ülkeyi terk etti.
71 yaşındaki Humeyni artık rakipsiz bir önderdi...
1 Nisan'daki tek maddelik halkoylaması sonunda “İslam Cumhuriyeti'ne evet” dendi! Saltanat sistemi, şehinşahlık yıkılmış yerine ‎mollalık düzeni kuruldu‎. Sosyal, siyasi, hukuki, ekonomik düzenlemeler aralıksız geldi, infazlar acımasızdı ve rejim kökten değişmeye başladı.
İran’ı terk eden Şah bir hafta kadar kaldığı Mısır’ı zor durumda bırakmamak için Fas’a geçti. ABD Başkanı Carter, Şah`ı ABD’de görmek istemediklerini açıkladı. Şah Bahamalar’a geçti ve kanserin ilerlediği ortaya çıktı. Carter önce kuşkulandı ama özel doktorlar doğrulayınca, New York’ta bir hastaneye yatırıldı. Bundan birkaç gün sonra, 4 Kasım’da, Tahran’da, Humeyni yanlısı 400 üniversite öğrencisi, İran’a ait gizli belgeleri ele geçirmek amacıyla, Amerikan Büyükelçiliğini bastı, CIA ajanları gizli belgeleri yok edemedi, 52 Amerikalı rehin alındı. Mollaların teslimini istediği Şah hemen hastaneden çıkarıldı. Meksika reddetti, Panama İran’a teslim edeceğini söyleyince Şah Mısır’a dönmek zorunda kaldı ve 27 Temmuz 1980’de son nefesini verdi.
Devrimden sonra 18 ay yaşayabilmişti…
Başbakan Bazargan istifa edince, Tahran’da ilahiyat, Paris’te iktisat okuyan, Humeyni’ye yakın bir mollanın oğlu, Beni Sadr 26 Aralık’ta Cumhurbaşkanı seçildi.
ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları desteklemiş, mollaları yok etmek isteyen askerlere engel olmuştu. Şah Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" dedi. Şah’tan sonra ülkede kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyor, Genelkurmay Başkanı da Bahtiyar’ı destekliyordu. Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı ama destek alamadı. Mollalar şanslıydı; dünya siyasal ortamı lehlerineydi.
ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp, içerdeki Müslüman halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplarken, rehineleri bıraktırma çabaları da sonuçsuz kaldı. İran-ABD ilişkileri 9 Nisan 1980’de kesildi. ABD’nin 24 Nisan 1980’de düzenlediği başarısız askeri kurtarma operasyonunda 8 Amerikan askeri öldü. Carter Kasım’da koltuğunu Ronald Reagan’a kaptırdı. 
Humeyni, solcu yuvası ve dini yönetime karşı olan üniversiteleri iki yıllığına kapattı. Ilımlı muhalefet yapan Müslüman Halkın Cumhuriyet Partisi’ni, yaşlı dini önder Büyük ayetullah Şeriatmedari ve yardımcılarını ev hapsine alarak bastırdı. Molla rejimi karşıtı 20.000 öğretmeni ve 8.000 civarında subayı “Batılılaştıkları” için işten çıkardı. Tüm yargı atamaları yetkisini üzerine aldı. "İslam Kültür Devrimi" paketi kabul edildi. Artık başka kültür yoktu. Solcular yeraltına inmek zorunda kaldı. Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin çoğuna Sünni monarşilerinin devrilerek, yerine İslam cumhuriyetleri kurulması çağrıları yapıldı.
Aynı yıl, Irak diktatörü Saddam Hüseyin İran’a sekiz yıllık savaşı başlattı. Amacı, parçalanması planlanan İran’dan petrol bölgesi Kuzistan'ı koparmak ve gelişme fırsatı bulamadan İslam Cumhuriyeti’ne son vermekti.
Bu saldırı teşvikinin arkasında, Şark-ül Kebir (Büyük Doğu, Grand L’Orient) Mason Locası, CIA ve Mossad'ın olduğu da iddia edilir...
Tuhaftır, ama bu savaş daha çok mollaların işine yarayacaktı. Şansları yaver gidiyordu.
Dondurulan İran silah ve malzemelerinin karşılığı 8 milyar dolar ve ticari yaptırımların kaldırılacağı sözü üzerine, ABD Tahran Büyükelçiliğinde rehin alınan 52 görevli, 444 gün sonra, 23 Ocak 1981'de serbest bırakıldı.Mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti. Yeni hedef, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal müslüman Beni Sadr idi. Cumhuri İslam partisi ve Devrim Konseyi ile anlaşamayan Beni Sadr 20 Haziran 1981'de Meclis kararı ve Humeyni’nin talimatıyla azledildi. Askerler darbe yapabileceklerini söyledi, ama Sadr darbe istemedi, Fransa'ya kaçtı ve İslam Devrimi gazetesini çıkardı. Cumhurbaşkanlığı görevine 24 Temmuz’da Recai getirildi, fakat 30 Ağustos’ta Cumhurbaşkanı Recai ve Başbakan Bahoner Mollalara karşı mücadele eden Halkın Mücahitleri örgütünce Başbakanlığa atılan bomba ile öldürüldü. 20 Ekim’deki seçimde Humeyni'nin öğrencisi Hamaney Cumhurbaşkanı seçildi. Mühendis Musavi Başbakanlık görevine atandı.
1982 Arap-İsrail Savaşında İsrail Lübnan’ı işgal edince Hizbullah doğdu, 1.500 İran Devrim Muhafızı, merkezi Baalbek olan Şii çoğunluklu Bekaa'ya yerleşti. Savaşta Irak’ın saldırıları sonuç vermeyince, İran kaybettiği toprakları geri aldı ve cephede durağanlık egemen oldu. Humeyni baskı rejimini terk etmeyen Irak’ın barış önerisini reddetti. İran halkı dış tehdide karşı birleşti, aralarındaki çatışmalar bitirildi. 
İran’da 1983'teki son darbe ile tüm TUDEH yöneticileri tutuklandı. Çoğunu Sovyetlerin desteklediği, 2 milyon solcu aydın molla rejiminin kıyımına uğradı.
Sol tamamen tasfiye edildi.
Karşı çıkan binlerce aydın, yazar, öğretmen, öğrenci, demokrat tutuklandı, infaz edildi.
Tüm siyasi partiler kapatıldı, yasaklandı.
Kadınlar eve kapatıldı, kara çarşaf giymeye zorlandı. Reddedenler infaz edildi.
Milyonlarca insan yurtdışına kaçtı.
Sürecin tamamlanması üç yıl almıştı…
Humeyni liderliğinde, şeriat sistemi egemen oldu. İran rejimini ihraç etmeyi de anayasasına koydu. %95 oyla kabul edilen İran Anayasası kamusal ve özel alanı belirlemede İslam dinini esas aldı. Şiiliğin ideolojik temelindeki “imamet”in devamı olarak, 1960'larda Humeyni’nin ortaya attığı ve Anayasa'ya giren Rehberlik ve Velayet-i Fakih kurumu dikkat çekiyor. Şiilikte İmam kavramıyla 12 İmam kasdedilmekteydi. Fakat zamanla, “müçtehid”, “merci-i taklid” ya da “ayetullah” denen büyük Şii din bilginlerinin İmam’ın genel vekili olduğu doktrini geliştirildi. Sünni otoriteye yabancılaşan Şii Müslümanlar bunu benimsedi.
Humeyni, daha da ileri gitti, ulemanın “veliyy-ül emr” olduğunu yani Peygamberin “tüm dünyevi ve ilahi hükümet yetkisine” sahip olduğunu savundu. Bu, İran anayasasına “Velayet-i Fakih” kurumu olarak girdi.
Velayet-i Fakih kavramı, iktidar erkini din adamları sınıfına dayandırdığı için teokratik bir düzen getirdi. Ali Şeriati ise, din adamları sınıfının ve hiyerarşisinin Hristiyanlıktan örnek alındığı ileri sürmüştü.
Velayet-i Fakih kavramıyla birlikte, mollalar devleti oluştu ve kurumsallaştı. Ancak, seçilmişler ile atanmışlar veya demokratlar ile teokratlar arasında kutuplaşma yaşanıyor. Velayet-i Fakih kavramı Şiilikte de tartışmaya yol açıyor. Irak’taki Necef ve İran’daki Kum Mektepleri bu kavrama ve teokratik anlayışa mesafeli. Ayetullah Şeriatmedari gibi Velayet-i Fakih karşıtları demokrat kampta sayılıyor. Aynı çizgiden Irak’lı Ayetullah Ali Sistani gibiler şeriatın uygulanmasını, ama ulemanın iktidardan uzak durmasını istiyor. Humeyni’nin temsil ettiği Tahran Mektebi bunun karşısında, klasik Şii ulema geleneği ve yapısıyla da çatışıyor. Günümüzdeki başarısızlıklar Tahran Mektebi içinde de muhafazakârlar ile reformcular arasında bölünmelere yol açtı. Hatemi gibi reformcu kanadın temsilcileri Kum ve Necef mektebine yaklaşmış. Bunlar, Velayet-i Fakih doktrininin düzeltilmesinin istiyor.
Halk tarafından seçilen Velayet-i Fakih yasama, yürütme ve yargı gücünü denetliyor. Yönetim İmamların iktidarı veya onayı ile meşruiyet kazanıyor. Zira Peygamberlere ve imamlara özgü "velayet" (Mutlak otorite) fakıhlar için de geçerli. İran Anayasasına göre, "Onikinci İmam’ın gaybı nedeniyle, iktidar ve imamet adil, takva sahibi, zamanın icaplarını bilen, gözüpek, becerikli, tedbirli bir fakıhın uhdesinde." Anayasaya göre, rehberlik makamından sonra en yüksek resmi makam 4 yıl süreli ve arka arkaya seçilmesi mümkün cumhurbaşkanlığı. Rehberlik makamı, yetkisi dışındaki Anayasayı yürütme, üç gücün ilişkilerini düzenleme, yürütmeye başkanlık etme ile görevli.
Humeyni'nin öğrencisi Ayetullah Hamaney 1985’te dört yıllık süreyle cumhurbaşkanlığı görevine tekrar seçildi.  
ABD’de 1987 Irangate skandalı patladı. ABD dünyayı İran’a ambargoya çağırırken, “Lübnan’da Şii militanlarca rehin tutulan Amerikan vatandaşlarına karşılık” İran’a tanksavar füzeleri dâhil silah satıyor, parayı Nikaragua’daki anti-komünist Contra gerillalarına aktarıyordu. Ancak ABD İran’la doğrudan temas halinde değildi, arada İsrail adına David Kimsche vardı.
Oyun içinde oyun…
ABD’de tutuklu olarak yargılanan Rıza Sarraf’ın (Zarrab’ın) ve ölüme mahkûm edilen İranlı iş ortağı Babek Zencani’nin kulakları çınlasın…
ABD’nin, Hazine Bakanlığı ve Terörizm ve Mali İstihbarat Müsteşarı David Cohen aracılığıyla, 2011 yılında, yani 17 Aralık Operasyonu’ndan iki yıl önce, İran’la ticaret yaptığı için, Türkiye’yi uyardığını hatırlıyorum.
Patron her zaman haklıdır(!) …
1988’de, 1,5 milyon Müslümanın öldüğü, 500 milyar dolar servetin yok olduğu Irak-İran Savaşı ateşkes ile durdu. İran’da başbakanlık sistemi yerine başkanlık sistemi getirildi. Cumhurbaşkanının yetkileri arttı, Velayet-i Fakıh güçlendirildi.
Türkiye’de başkanlık sistemi için anayasa değişikliği çalışmalarını hatırlayınca içim tuhaf oldu. Humeyni bunun için dokuz yıl beklemiş, Recep Tayyip Erdoğan ise 13 yıl. Bu konuda geç kalmış (!) …
Humeyni 1989’da 81 yaşında öldü, yerine, Rehberlik Makamına Humeyni'nin öğrencisi, Cumhurbaşkanı Hamaney, Hamaney’in yerine de Meclis Başkanı Rafsancani cumhurbaşkanı seçildi.
Artık “reformcular dönemi” başlıyordu…
Stalin’den sonra Rusya’da, Mao’dan sonra Çin’de olduğu gibi…
İran, ekonomisinin ve ulusal çıkarlarının aleyhine olarak, artık devrim ihracına odaklanmamalıydı. Daha pratik ve akılcı yaklaşımlar gerekiyordu. Siyasi bölünmeleri davet ederek elbette…
Saddam Hüseyin 2 Ağustos’ta Kuveyt'in bol petrol üretip fiyatları düşürmesini gerekçe gösterdi, Kuveyt'i 4 saatte işgal ederek Irak'ın ili ilan etti. Kuveyt’in işgalinden sonra, Irak, İran’ın barış şartlarını kabul etti. 1980’de başlayan savaş 1990 barış anlaşması ile son buldu. İran’ın Irak ve İngiltere diplomatik ilişkileri yeniden başladı.
1993 seçimlerinde Rafsancani yeniden Cumhurbaşkanı oldu. ABD İran ve Irak’a ikili kuşatma politikası başlattı. Kalkınmacıydı, ama dönemi yolsuzluklar ve zenginleşen iktidar yanlısı mollalarla anılıyor.
Aynı cümleyi tekrar ediyorum: Stalin’den sonra Rusya’da, Mao’dan sonra Çin’de olduğu gibi…
Elbette zavallı ülkemde olduğu gibi…
1995’ten sonra, İran’da solcu, liberal ve reformcu-islamcı aydınlar öldürüldü. Daha sonraki Reformcu hükümetler döneminde bu cinayetleri düzenleyen örgütsel yapı açığa çıkarıldı.  
İran’da, tutucu güçlerin direnişine rağmen, ekonomik koşulların da etkisiyle, bağımsız aday, reformcu, filozof ruhlu, sakin tabiatlı Hatemi %89 oyla 1997’de cumhurbaşkanı seçildi. Batı’ya dikkatli yakınlaşma ve iç siyasi reformun sembolü oldu. 1994'te ilk defa "dinler arası diyalog ve medeniyetler ittifakı" kavramlarını öne çıkarmakla uluslararası alanda şöhret yapmıştı. Ama Hatemi, Rafsancani ile Ahmedinecad çizgisi arasında sıkıştı, beklenen hamleyi yapamadı.
Mezar-ı Şerif’te 1998’de İranlı diplomatların öldürülmesi, Afganistan Taliban yönetimi ile İran arasında şiddetli bir gerilim yarattı.
Öğrencilerin 1999 kitle gösterileri nedeniyle basına kısıtlamalar getirildi. Reform yapılacaktı ama o kadar uzun boylu olunmayacaktı.
Reformcular 2000 meclis seçimlerinde başarılı oldu. Hatemi 2001’de ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. Sevilen, sayılan bir siyasetçiydi, ancak icraatları sistem tarafından engellendiği için, fazla başarılı olamadı. Reformcuları, devrimin ilk dönemlerindeki özgürlük, adalet ve katılım ihtiyacı doğurmuştu. Hatemi’nin ilk cumhurbaşkanlığında, rejimin dışladığı kesimlerle reformcular uzlaştı. Ama reformcular geleneksel kurumlara muhafazakârlar kadar önem vermedi, çağdaş siyasal ve sosyal örgütlenmeleri yapamadı, gecekondu kalabalıklarını ve taşradakileri ihmal etti. Batı ülkelerine “Medeniyetler Buluşması” çağrısı da pek az karşılık bulabildi.
İlginçtir. Şiilerle Sünnilerin buluşması yerine böyle bir girişim neden yapıldı? Daha sonra Sünni AKP ile Katolik İspanyol hükümetleri arasında denendi, ama iyi niyet gösterisini aşamadı.
2005 cumhurbaşkanlığı seçimleri bir sürpriz oldu. 16 yıldır cumhurbaşkanlığını yürüten reformcular kaybetti. İslamcı ve liberal aydınların desteklediği tecrübeli, ılımlı ama orta sınıfın ve taşranın gözünden düşmüş Rafsancani’nin yüzde 36 oyuna karşılık, ‘temelci muhafazakâr’ Ahmedinecad yüzde 61 oy aldı. Uluslararası gözlemcilerin reddedildiği, mollaların mutlak denetimindeki ve “Devrim Muhafızları”nın tehditleri altındaki seçimlere hile karıştırıldığı söyleniyordu.
Bu sürpriz, yani geri dönüş, Rusya’da ve Çin’de yaşanmamıştı. Ancak, Fransız Devrimi’nden sonra geri gelen krallığa benzetilebilirdi belki…
Peki, bir soru soralım. ABD, 2003'te Irak'ı işgal edip, İran'ı "rejim değişikliği" ile tehdit etmeseydi, otoriterlik yanlısı Ahmedinecad seçimi kazanabilir miydi?
Akılcı düşünce bu soruya “Hayır” yanıtı veriyor. İran Hatemi'nin açtığı yoldan rejimini giderek daha demokratik esaslara oturtma yolunda ilerleyebilirdi…
2009 seçimlerine yüzde 85 katılan seçmenin yüzde 65’i tekrar Ahmedinecad’ı tercih etti. Ama mollalar, tehditlere rağmen, Mir Hüseyin Musavi’ye yüzde 35 oy çıkmasını göz ardı edemezdi. İran'da, değişim isteyen bir muhalefetin temeli atılıyordu. Musavi yandaşlarının rengi ile anılan "Yeşil Devrim" hareketi rejimi çatırdatmaya başlıyordu. İran halkı demokrasiyi din adamlarının vesayetinden kurtarma yoluna çıkıyordu. Hatemi'nin muhalefette geliştirdiği söylem ve özgürlükçü İslam düşüncesinin temsilcilerinden filozof Soruş'un fikirleri yol gösterici oluyordu.
Soruş, şunları söylüyordu: “İslam'ın hiçbir yorumu nihai ve mükemmel değildir. Dindar toplumlarda din ile siyaset birbiriyle ilişkilidir, ama din siyasi bir ideolojiye indirgenemez. Gerek dinin gerekse din adamlarının saygınlığının korunması için din adamları ile devlet arasında ilişki kesilmeli, rejim İslami bir siyasi ideolojiye dayanmamalıdır. İnsan haklarına saygı esastır. Bir yandan insan haklarını güven altına alan, öte yandan dine toplumda doğru bir yer sağlayan yegâne rejim de demokrasidir. İran ve Batı kültürleri birbirlerine zıt değildir, ama sürekli diyalog ve yapıcı etkileşim içinde olmalıdır.”
Reformcuların, her türlü görüşü dile getirebilmesi demokrasi açısından bir ilerlemeydi. Ancak, işler o kadar kolay değildi. Musavi’nin bazı hataları vardı. Kullandığı cennet rengi yeşil, Soros'un renkli devrimlerini çağrıştırdı. Rafsancani ile arasına mesafe koymaması yolsuzlukları hatırlattı. Özgürlükleri açıklık ve içki içmeye indirgedi, Batılı yaşam tarzının savunucularıyla çok içli dışlı göründü. Batı medyası da Musavi'yi öne çıkarıp Ahmedinecad'ı karaladı.
Ahmedinecad, Humeyni çizgisinden gelen, İran'daki yoksulları, sokağı ve devrimci kalabilmiş kitleleri temsil ediyordu. Entelektüel derinliği yoktu, ama beden dili çok kuvvetliydi, kitlelerle kolayca iletişim kurabiliyor ve dış politikada İsrail karşıtlığıyla heyecan yaratıyordu. Ekonomide pek başarılı değildi, ama sosyal yardımlar yapıyor, kamu kaynaklarını yoksullara dağıtıyordu. Öte yandan ekonomi-politik ve jeopolitik açıdan seçkinlere mahkûmdu. Kendisini destekleyen muhafazakârlar gelişmeye ve çok sesliliğe kapalıydı. Ancak, geleneksel kurumları iyi kullandılar ve halka daha yakın oldular.
Faaliyetlerini cemaat üzerinden yürüten muhafazakârlar, reformcuların iktidarda bulundukları 16 yıl içinde başaramadıkları kurumsallaşmayı, partileşmeyi başardı…
Anayasayı Koruyucular Kurulu ve Rehberlik makamı ile uyumlu meclis ve hükümetin oluşturduğu muhafazakâr iktidarı, sert anti-Amerikancı söylem ve gerginleşen Batı ile ilişkilerle öne çıkıyordu. Öte yandan, 2006’da, toplumsal yozlaşmadan sadece kadınların sorumlu tutulamayacağını, hatta kadınların stadyumda futbol maçlarını izleyebileceğini söyleyen Ahmedinecad, muhafazakârlardan bağımsızlaşmaya ve geniş kesimlerce kabul görmeye çalışıyordu. Kadınların hükümet üst makamlarında görev almamasını savunan köktenci Ayetullahların tam tersi, kabinesine kadın bakanlar atıyordu. Petrol fiyatlarının artış göstermesine karşılık, büyük şehirlerdeki pahalılık, artan ev kiraları ve benzin fiyatı ile toplu ulaşım ücretleri de eksi hanesine yazılıyordu.
Ahmedinecad 20 yıldır Rehberlik makamında olan asıl güç sahibi Hamaney’le ters düşmediği oranda güçlü olabiliyordu. Etkisinin azaldığı da ileri sürülen Ahmedinecad’tan büyük değişimler bekleniyordu: Gıda maddeleri sübvansiyonunu kaldırmak, devlet desteğini yoksullara yönlendirmek, faiz oranlarını düşürmek, vergi kaçaklarını önlemek, ödenmeyen kredileri halletmek, rantiye kesimin önünü kesmek, mafyayı ve karaborsayı etkisiz hale getirmek, rüşvet çılgınlığına son vermek, Gizli Servis’in işkence ve infazlarını durdurmak ve sansürü kaldırmak gibi.
Ahmedinecad “Molla ihtisas alanı dışında yönetime girmesin” derken yeni devlet yapılandırmasına işaret ediyordu. Zenginleri temsil etmiyordu. Reformculara duyulan güvensizliğin sonucu, orta tabaka ve yoksulların desteğiyle cumhurbaşkanı seçilmişti. Şehirli zenginlerin daha da zenginleşmesini önleme, taşranın varlığını artırma politikası güdüyordu. Ancak her iki kesimi de memnun edebildiği söylenemezdi.
İran’da yönetici elit bölünüyordu. Rehber’i seçen Şura-yı Hubregan’ın (Din adamlarından oluşan Uzmanlar Meclisi) başındaki Rafsancani, Hamaney’in görevden alınmasını, yerine birkaç din adamından oluşan bir ‘Rehberlik’ mekanizmasının kurulmasını istiyordu. Humeyni’nin Başbakanı Musavi, eski Meclis Başkanı Karrubi, Montazeri ve Hatemi desteğindeki kitlesel muhalefet, mevcut rejimin meşruiyetini yitirdiğini söylüyordu.
Din adamları azınlığının oligarşisi ve teokratik rejimi Devrim Muhafızları’na dayanıyordu. Muhalefet Hamaney'in acımasızlığını İran Şahı ile karşılaştırıyor, baskıcı rejime karşı özgürlük talep ediyordu.
Muhalefet Humeyni rejimini devirmeyi değil, devrim çerçevesinde evrim, temel reformlar ve değişiklik istiyordu. Rejim ise zorla, baskıyla ömrünü uzatmaya çalışabilir veya devlet eliyle reforma gidebilirdi.
Milletvekilleri, muhalefet liderleri Musavi ile Karrubi’nin ve eski cumhurbaşkanı Rafsancani’nin hemen asılmaları gerektiğini sloganlar ile dünyaya duyurdu. Meclis Başkanı Laricani de, Musavi ile Karrubi’nin ülke insanına yanlış mesajlar verdiklerini, ülkeyi düşmanlık içine sürüklediklerini söyledi.
Karrubi, Musavi ve Rafsancani ılımlı kanadı temsil ediyordu. İran İslam Devrimi’nin serpilip yerleşmesinde de büyük hizmetleri olmuştu. Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ve yakın çevresi 2009 muhalefet gösterileri sırasında, muhalefeti, rejim düşmanı, hatta Amerikan yanlısı ajanlardan oluşmuş bir hareket olarak gördü.
Arap dünyasında olduğu gibi İran’da da orta sınıf, üniversite mezunu işsiz gençler ve ekonomik çıkarlarını dünya ile bütünleşmede bulan belirli sermaye çevreleri, çok farklı bir ülkede yaşamak istiyordu.
İran’da Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’la dini lider Hamaney arasında da bir bilek güreşi yaşanıyordu. Din adamları, Ahmedinecad karşısında dini lider Hamaney’le birlikte safları sıkılaştırıyorlardı. “Son kullanım tarihi” biten cumhurbaşkanlarını yemekle ün salan Hamaney, mollalarıyla birlikte Ahmedinecad ve popülist taleplere daha duyarlı olmaya aday görünen kadrosunu hedef alıyordu. 2009 seçimlerinde büyük isyan dalgasıyla karşılaşan Ahmedinecad, 2013 seçimlerinde yerine bırakmak isteyeceği “emanetçisiyle” reform taleplerine taviz vermek isteyebilirdi. Ayetullahlar bu yöndeki olası gelişmelerin önünü kesmeyi amaçlıyordu. Ayetullah Şirazi “İran’da önemli yetkililer tarafından dile getirilen bu Türkiye öykünmesini” göz gözü görmeyen bir iktidar kavgasında malzeme yapmak istiyordu. Bir yanda, Ankara ve Tahran rejimleri birbirlerine yakınlaşıp, daha açık hale geliyordu. Diğer yanda, İran’da tehdit olarak görülen bir “Türkiyeleşme” arzusu gündeme geliyordu. Türkiye’nin, artan “İranlaşma” eğilimi; İran devriminin en muhafazakâr mollaları tarafından Tahran’ın yoldan çıkan resmi yetkililerine “izlenmesi gereken ideal örnek” olarak gösteriliyordu.
İran yönetimi, meşruiyet krizinden güçlenerek çıkabilmenin çaresi olarak nükleer programını hedef alan dış tehdidi seçti. Çerçeveye Türkiye’yi de açık biçimde yerleştirerek, olası bir İsrail saldırısına mukabele ederken çatışmayı bölgeye yayacağı uyarısında bulunuyordu. Türk ekonomisini tehdit ediyordu. Kürecik radarının elde edeceği verilerin İsrail’le paylaşılmayacağı güvencesi etkili olmamıştı. Tahran, Türkiye ile İsrail’i aynı hatta yerleştirerek AKP iktidarının İslamcı damarını şişirmeye çalışıyor, ideolojik baskı altına alıyor ve politikalarını gözden geçirmeye zorluyordu. İsrail karşıtı Türk kamuoyunu da AKP hükümetine karşı kışkırtmayı deniyordu. 
NATO üyesi Türkiye de bir jest yapmakta gecikmedi. ABD Rusya ve Çin’i bile yanına almışken, Türkiye, ABD’nin tüm uyarılarına rağmen, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki “9 Haziran 2010 İran’a yeni yaptırımların uygulanması” oylamasında İran’ı destekledi.
İran’ın dış politikasında Rusya'nın yerini Türkiye'nin alması, Ortadoğu, Orta Asya, Güney Kafkasya politikasını etkileyecekti. Atatürk Türkiye’si dış politikasının üç ekseni vardı. Balkan Antantı ile, Balkanlar’daki eski Osmanlı topraklarını kontrol, Sadabat Paktı ile, Irak, İran ve çevresindeki sömürge ve yarı sömürgeleri kontrol, SSCB ile dostluk ve işbirliği. AVRASYA EKSENLİ bir dış politika benimsenmişti.
Türkiye, Temmuz 2010’da İran ile zenginleştirmeye çalıştığı tüm uranyumu kapsayan yeri bir anlaşma için diyalogu açmaya çalıştı. Batılılar İran’ı yaptırımlarla dize getirmek için sopa gösteriyor, Türkiye diplomasiyle havucu gösteriyordu.
Rusya da boş durmuyordu. İran Buşehr’de kurdukları İran’ın ilk nükleer reaktörünü Ağustos 2010’da hizmete açtı. bin megavatlık hafif su reaktörü İran’ı işbirliğine ikna için önemliydi. Ahmedinecad 19 nükleer santral daha yapacaklarını beyan etti. İran bu başarısını, petrol ve gaz kaynaklarına borçluydu. Enerji zengini İran, nükleerden elektrik elde edip daha fazla gaz ve petrol satacak. Batı ve İsrail İran’ın nükleer silah üretmesine dair Natanz ve Kum’da bulunan uranyum zenginleştirme tesisleridir endişeleri. Mayıs 2010’da Türkiye- İran- Brezilya arasında imzalanan uranyum takası antlaşması batı kamuoyunda ihtiyatlı bir çekingenlikle karşılandı. Haziran’daki BM’nin İran’a yaptırım kararı, bu endişelerin bir sonucuydu. Rusya’nın BM yaptırım kararını uygulayacağını açıklaması nükleer yolculuğu birlikte sürdüren iki ülkenin arasını açabilirdi.
BM yaptırım kararı Güvenlik Konseyi’nde Türkiye ve Brezilya’nın ret, Lübnan’ın çekimser oylarına karşın, 12 ülkenin kabulü ile yürürlüğe girmişti. Ağustos’ta Brezilya’nın da yaptırım uygulama kararına imza atması, İran’ı daha da yalnızlaştırdı. Ama İran, tüm karşı koymalara rağmen, ilk nükleer santralini açmıştı.
İki gün sonra İran Türkiye'yi can evinden vurdu. Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hamid Baghaei, yüz yıl önce Osmanlı döneminde Ermenilere karşı "soykırım" yapıldığını söyledi.
Nükleer programıyla ABD, İsrail ve Batı dünyasının günah keçisi ilan edilen İran’a Rus ve Çin desteği neden azalıyordu?
Rusya İran’ın nükleer programına önemli bir katkı veriyordu. Çin petrol ihtiyacının yüzde 14’ünü İran’dan karşılıyordu, İran’da petrokimya yatırımları planlıyordu.
BM’den çıkan son yaptırım kararlarını destekleyerek Ahmedinecad’a neden büyük hayal kırıklığı yaşatıyorlardı? Eskiden beri Ortadoğu’yu Amerikan etki alanı olarak gören Rusya ve Çin, beş on yıldır Asya’nın uzantısı olarak ilgilendikleri İran’ı neden ABD ve İsrail’in merhametine terk ediyordu?
Buşehr nükleer santralini bitiren Rusya, neden ABD ve İsrail’in baskıları sonucu İran’a satmayı planladığı önemli silahları vermeyeceğini açıklamıştı?
Ortadoğu’yu feda edip, Asya’yı kurtarmak mı isteniyordu?
Ya da Irak ve Afganistan yorgunu ABD’ye, İran’a saldırması için alan yaratarak, iyice çökmesini mi umuyorlardı?
Burada Fethullah Gülen cemaati için bir parantez açmalıyım…
Amerikan Yahudi lobisinin Gülen’den beklentileri vardı. İlk vekâleti onları verdi. Ama Gülen ve ekibi bunu bilinçli olarak kabul etmediler. Bu vekâletin anlamını bilmiyorlardı. Özal vasıtasıyla Amerikan büyükelçisi, Yahudi asıllı Abramovich “Yakında Sovyetler çökecek, İran’a da Saddam’ı saldırttık, ama yakında Saddam da İran’dan çekilecek. Bu sırada Sovyetler çökerse İran rejimi bütün Sovyet Müslüman topluluklarını ele geçirecek, Şii, Sünni, belki Afganistan bile İran nüfuzuna girecek. Siz Fethullah Hoca’ya baskı yapacağınıza, Fethullah Hoca okulları vasıtasıyla geliştireceğiniz Sünni kuşakla İran’a sınır çekmelisiniz.” 1991 yılında Ankara’daki görevinden ayrılan Abramovich, Soğuk Savaş sırasında Sovyetlerin çevresindeki Müslümanlardan oluşan “Yeşil Kuşak”ın şimdi başka bir şekilde kullanılacağını söylüyordu. Devam etmişti: “İran tehlikesini enterne için Fethullah Hoca okulları vasıtasıyla, Türk okulları, Türk İslam okulları perdesi altında aynı zamanda İngilizce öğreten, Amerikan misyonerliği de yapan okullar açılsın. Fethullah Hoca da bir Sünni lider olarak o hareketin başında itibar görsün.” Gülen, kendisine bu şekilde bir vekâlet verildiğinin farkında olmadan, rahatladı. Özal Adriyatik’ten Çin Denizine kadar diye söylemlere başladı. Bu arada Gülen tehlikeli olabilir diye ABD’de gözetim ve kontrol altına alındı. 1997’de Erbakan’ın İslamcı partilerini ve İran-Türkiye ilişkilerini önlemek için 28 Şubat hareketi oldu. Gülen 1998’de “İranlılar Müslüman sayılmaz, biz İranlılarla ayrı mezhepten değiliz, aramızda din farkı vardır” demeye başladı. Gülen “Dinlerarası Diyalog” kavramıyla Hıristiyanlara ve Yahudilere yakın davranırken İslam’ın Şiilerine hoşgörüsüz davranıyordu. Hükümet Cemaat'i İsrail'le işbirliği yapmakla, Cemaat ise Hükümet'i İran yanlısı olmakla suçluyor. İran'a göre, Fethullahçılar, Irak'ın kuzeyinde Sünni-Şii ayrımının körüklenmesinde rol oynuyor, İran ile Şii karşıtlığı propagandası yapıyor. Fethullah'a ait gazete ve televizyonlarda İran Devrimi'ne karşı yayınlar yapılması ve Fethullah Gülen'in ABD'de yaşaması da İran yönetimini rahatsız ediyor. İran yönetiminin Fethullahçılara önemli bir darbe indirdiğini, Irak'ın kuzeyindeki Gülen Cemaati'ne bağlı 4 fakülteyi kapattırdığını ekleyip, asıl konumuza dönelim.
2010 yılındayız. Iraklı Şiilerin desteğindeki, İran yanlısı bir hükümet, Arap dünyasında İran’ı askeri ve siyasal alanda tehdit olarak görenlerin kaygılarını ve tepkilerini artırıyor. İran Lübnan’da da nüfuzunu artırıyor, Hizbullah’ı destekliyor. İsrail’i yok etme niyetini gizlemiyor. 500 yıllık stratejik denge, İran’ın nükleerleşmesi ya da bir nükleer eşik ülkesi haline gelmesiyle Türkiye’nin aleyhine yıkılmak üzeredir. Türkiye, İran'ın üçüncü kategoride (Nükleer Enerji sağlamak için yakıt üreten ülke) kalması ve ikinci kategoriye (Nükleer Silah sahibi ülke) çıkmaması konusunda kararlı. Bu konuda, tüm İranlı yetkililer uyarılıyor.
2012’de parlamento seçimlerini Devrim Muhafızları çevrelerinden Hamaney yandaşları kazandı. Devrim Muhafızları ekonomik konular; nükleer ve petrol konularında karar almakla yetinmiyor; siyasi konularda da karar mercii oluyordu. Dini lider onları değil, onlar dini lideri kontrol ediyordu. Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ekibi ile Devrim Muhafızları ekibi arasında çekişme vardı. Devrim Muhafızları’ndan bir liderin, Ahmedinecad’ı tokatladığı biliniyor. Devrim Muhafızları, Ahmedinecad’tan kurtularak Batı’yla ilişkiler, dış politika ve nükleer konusunda tek söz sahibi olmak istiyordu. Cumhurbaşkanlığı’na da kendilerinden birini getirmek için uğraşıyordu. İslamcı rejim Amerika’ya yakınlaşmaya çalışıyor, kendi tarihi içinde yeni bir sayfa çevirmeye çalışıyor, Ortadoğu içi ve dışında ABD ve Avrupa ülkeleriyle yeni ilişkiler kurmak istiyordu. Çünkü çıkarları bunu gerektiriyordu.
2013 cumhurbaşkanlığı seçimlerini %51 oy oranı ile reformcu “Ilımlı Molla” Ruhani kazandı. Uzun yıllar dini lider Hamaney’in Ulusal Güvenlik Konseyi’ndeki temsilciliğini yapan Ruhani, Uzlaştırma Konseyi üyesi, Uzlaştırma Konseyi Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin de başkanıydı. Ruhani, geçmişi ve “pragmatik” tarzıyla muhafazakarların da sıcak bakacağı bir isimdi. Batı’daki müzakere yanlılarını sevindirecek, savaş taraftarlarını üzecekti.
 İran’da “Gorbaçov tarzı bir ‘açıklık politikası, glasnost’ süreci mi başlıyordu?”  
Mollalar Sovyetlerin çöküşüyle özdeşleştirilen “glasnost” tabirinden nefret ediyordu. Yeni açılım sürecini adlandırmak için onların kullandığı ifade, “kahraman yatkınlık, esneklik” idi. Hamaney, nükleer programında büyük söz sahibi Pasdaran, yani Devrim Muhafızları’na; “Biz bu süreci münasip gördük. Siz dış politikaya karışmayın!” mesajı veriyordu.
Bu arada, Türkiye ‘Yeni Osmanlıcılık’ projesiyle, Ortadoğu üzerinde hâkimiyet kurma, İran’la rekabet etme, Kürtleri kâhyası gibi kullanma niyetini açıkladı. Türkiye PKK ve Esad rejimini destekleyen İran ile diplomatik ilişkileri yürütme çabasındaydı. Batı ile nükleer kriz konusunda anlaşma sinyalleri veren İran da, Türkiye’yi ekarte edip bölge liderliğine oynuyordu.
ABD’nin zorlaması ile Batı’nın büyük ülkeleri İran’ı sıkıştırmak için ambargoyu genişletiyordu. İran’ın dünya ile parasal trafiği kapatılıyor, petrol ve doğalgaz ticareti  engelleniyordu. İran’ın döviz gelirlerinde petrol ve doğalgaz satışlarının payı yüzde 90 dolayındaydı. Dünyanın dördüncü en zengin petrol rezervine sahipti. Çin, Japonya, Hindistan, Güney Kore, Türkiye ve İtalya önemli müşterileriydi. ABD Türkiye’ye petrol ve doğalgaz ithalatında müsamaha gösterdi. Ama uluslararası banka sistemi kullanılamadığından parasını ödemekte zorlanıyorduk. Formül bulunmuştu, İran, ödemeleri altına çevirerek ülkesine taşıyordu.
Küresel yağmacılar hemen harekete geçmişti. Onlara göre Türkiye ile anlaşmaları böyle değildi. ABD Maliye Bakanlığı, İran’ın, sıkı ambargodan Ankara’nın desteğiyle sıyrıldığına işaret etti. Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın yardımcısı Rahimi hakkında yolsuzluk soruşturması açıldı, soruşturma Ahmedinecad’a doğru çıktı. Ruhani yönetimi Amerika ve Batı ile ilişkilerini iyileştirip ambargoyu sona erdirmeye çalışıyordu. Ambargo dolayısıyla yürüttüğü kayıt dışı ticarî ve parasal trafiği sona erdirmek istiyordu. Rıza Sarraf’ın iş ilişkisi içinde olduğu söylenen 39 yaşındaki Babek Zencani tutuklandı. İran yaptırımlara karşı bazı işadamlarına petrol ve doğalgaz satışı için imtiyazlar sağlıyordu. Zencani, ortağı Zarrab aracılığıyla Türkiye’ye altın karşılığında petrol ve doğalgaz satarak, 13 milyar dolarlık servete sahip olmuştu. Ruhani, mecliste çoğunluğu bulunduran Ahmedinecad taraftarlarına Zencani vasıtasıyla baskı yapıyordu. Nitekim Mart 2016’da Zencani ve iki ortağı hakkında 'yeryüzünde fesat çıkarmak' suçlamasından idam kararı verildi. Ama gelinen noktada, Tahran Başsavcısı, milyarder işadamının zimmetindeki paraları ve devlete verdiği 2,8 milyar dolar maddi zararı telafi etmesi halinde, ceza kanunundaki ‘ İslami merhamet’ maddesinden yararlanabileceğini açıkladı.
Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK), İran'ın dünya güçleriyle vardığı anlaşmaya uyarak uranyumu yüksek oranda zenginleştirme faaliyetini durdurduğunu açıkladı. Batılı ülkeler, İran'ın nükleer silah üretebilecek teknolojiye sahip olmasından çekiniyordu. Ama bu da aşıldı. İran’ın nükleer programı üzerine ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa ile Almanya ile vardığı 14 Temmuz 2015 anlaşması tarihi nitelik taşıyordu. İran nükleer silah yapmayacağı taahhüdünü, egemenlik hakkını zedelemeden uluslararası denetime açmayı kabul ediyor, “dünya güçleri” de İran’a yönelik bunaltıcı ambargonun kademeli olarak kaldırılması sözü veriyordu.
2016 başında, dinciler ikiye ayrıldı. Pragmatikler İslam Cumhuriyeti'nin muhafazakârlarıydı. Anayasa Koruma Konseyi gibi kurumlara hâkimdi. Parlamento ve diğer seçilmiş kurumlara kimin aday olabileceğine bu grup karar veriyordu. Radikaller, Eski Cumhurbaşkanı Ahmedinecad gibi isimlerin dâhil olduğu grup parlamento ve uzmanlar meclisinde güçlü. Batıya karşı oldukça mesafeliler.
Reformcular da ikiye ayrıldı. Pragmatik cumhuriyetçiler, eski Cumhurbaşkanı Rafsancani ve Cumhurbaşkanı Ruhani gibi, nükleer anlaşmanın arkasındaki başlıca itici güç. Daha muhafazakâr bakış açısına sahip. Batı ile iyi ilişkileri kısmen destekleyen pragmatistlerin en etkili ismi eski cumhurbaşkanı Rafsancani. Radikal Cumhuriyetçiler, eski Cumhurbaşkanı Hatemi (1997-2005) döneminde güçlü olan, etkisini kaybeden ve eski günlerine dönmeye çalışan grup. İran’ın batıya açılmak isteyen politikacıları. Serbest piyasa ekonomisini savunuyor.
2016 seçimlerinde dincilerin ağır yenilgi almaları İran’a yönelik ambargonun kalkması ve nükleer müzakereye desteğin de göstergesi niteliğinde. Ilımlılık realist idealizme dayanıyor. Reformcuların siyasal açılımı ve muhafazakârların ekonomik kalkınmayı öncelemelerine karşılık ılımlılar her ikisini aynı derecede önemsediklerini vurguluyor. Meclisin desteğini arkasına almış hükümetin son senesinde iç ve dış politikada çözüm bulması gereken önemli sorunlar var. Nükleer anlaşmanın ardından İranlıların ekonomide bekledikleri iyileşme, ABD ve diğer küresel aktörlerin İran’a karşı beslediği güvensizliğin devam ediyor olmasından dolayı henüz gerçekleşmedi. Ekonomik durağanlığın sonucu enflasyon % 10’lara indi. Faiz oranları  % 20’lerde ve üreticiler ciddi sorunlarla karşı karşıya. Nakit sıkışıklığı yaşanıyor. İşsizlik oranlarındaki ciddi yükseliş çözümlenemedi. Hükümet “Rekabet Ekonomisi” söylemi çerçevesinde serbest piyasa ekonomisine dayalı ekonomik politikalarına geçişi savunuyor. Devrim Rehberi ise karşıt bir iktisadi anlayış olan “Direniş Ekonomisi” söyleminde ısrarcı. Bu hükümetin önündeki önemli engellerden biri.
Diğer yandan siyaset, insan hakları, ifade ve basın özgürlüğü gibi hassas alanlarda toplumun açılım beklediği bir sırada, emniyet güçlerinin toplumu denetlemek amaçlı Tahran’da binlerce sivil ahlak polisini görevlendirmesi hükümet ile yerleşik düzenin kurumları arasındaki çatışmalara başka bir örnek. Bu çatışma aslında kültür-sanattan, siyaset-ekonomiye, eğitimden sağlık politikalarına kadar geniş bir alana yayılmış durumda.
Toparlayalım…
İran ve çevresi nereye gidiyor?
Sosyal alanda...
80 milyon nüfusun iki ana unsuru Farslar ve Azeri Türkler % 75 civarında. Kalan % 25'lik kesimi, Azerilerin dışındaki Türk toplulukları (Türkmenler, Kaşgailer, Afşarlar, Hamseler, Halaylar, Boyar Ahmet, Karagözlü, Agaçeriler vb.) Araplar, Kürtler, Beluciler, Hıristiyanlar, Yahudiler ve diğerleri. Nüfusun yarısı 30, yüzde 70'i de 35 yaşın altında. Yüzde 53 yoksulluk sınırı altında ve gençlerde işsizlik yüzde 50'ye yakın. Enflasyon yüzde 25, ama temel gıda ürünleri ile konutta yüzde 50'yi geçiyor.
1996'da İran tarafından yapılmış diller haritası: Azeri Türkçesi 23,5 milyon. Farsça 22 milyon. Kürtçe (Lorani) 4 milyon. Gilaki 3,3 milyon. Mazandaran 3,3 milyon. Türkmence 2 milyon. Horasan Türkçesi 1 milyon. Lori 3 milyon. Laki 1 milyon. Arapça 2 milyon. Kaşkay Türkçesi 1,5 milyon. Lari 500 bin. Beluci 1 milyon.
Türkçelerin çokluğuna dikkat…
Nüfus artışı yıllık % 1,5 civarında…
İran halkı dış tehditlere, baskılara karşı duyarlılığını koruyor ama toplum siyasal açıdan bölünmeye başlamış. Seçime katılma oranı düşmüş. 25 milyon Azeri Türkü ''Şia'' inancı ve ''İranlı'' üst kimliği altında Farslarla kaynaşmış. Dış güçlerin tetiklemesine ek olarak, Türk Televizyonlarının İran'da izlenebilmesi ve kuzeyde bağımsız Azerbaycan Devleti'nin kurulmasının etkisiyle, etnik sorunlar başlayabilir. İran’da tamamı devlete ait, Kürtçe, Azerice gibi yerel dillerde yayın yapanlar da dâhil, yüzlerce radyo ve TV kanalı var.
Birden fazla kadınla evlenen ve istediğinde boşayabilen kocanın emrindeki kadınlara birçok medeni hakkı verilmemiş. Ama müzik ve dans gibi alanlarda kısıtlamalara rağmen, üniversite öğrencilerinin yüzde 65’inin kız olması, resim, grafik ve sahne sanatlarında hayli etkin olan kadınları hareketlendirebilir. Uluslararası Af Örgütü’ne göre, İran’daki birçok kadın hakları savunucusu casusluk ve hükümeti yıkma çalışmaları suçlamalarıyla gözaltına alınarak sorgulanıyor. Ekim 2016 seçimlerinde parlamentoda kadınların daha fazla yer alması ile ilgili kampanya yürüten kadınlar hedef alındı. Kadınlar belli bir neden veya mahkeme celbi olmaksızın sorgulama odasına götürülüyor ve “dış-güç kaynaklı çabalarla İran İslam Cumhuriyeti’ni yıkmaya çalışmak” suçlarıyla saatlerce sorgulanıyor.
Cuma namazlarında İstanbul’dakinden daha az cemaat toplandığı, toplumda muhafazakâr değerlerin yaygınlaşmadığı; Türkiye’den daha dünyevi bir İran toplumuna gidildiği söyleniyor. Teokrasiye direnç ve karşıtlığın artması aydınlarca doğal görülüyor.
Dinî sembollere tepki, bazı gençlerin yüzünü batıya çevirmiş. Amerika’nın popüler kültürü de gündelik hayatın bir parçası. Batıda tercih edilen ilk ülke ABD. İngilizce kurslarına büyük talep var. Devrimde ve sonrasında etkili birçok insan Amerika’da tahsil görmüş. Los Angeles’te yaşayan İranlı sanatçılar yeraltı pop kültürünün güçlü bir kaynağı. Uyuşturucu bağımlısı ve bunalımın pençesinde binlerce genç de yönetime sorun olabilir. Hala, yaşasaydı devrim muhalifi olurdu denilen Marksist İslamcı Ali Şeriati’nin fotoğrafları cumhurbaşkanının resminin yanına asılabiliyor.
Askeri alanda...   
İran 1700’lerden beri dört yıkıcı iç savaş yaşadı. Bu savaşlarda Türkler, Afganlar, Ruslar ve İngilizler önemli roller oynadı. İranlı, Batılılar gelmeden önce de Osmanlılar, Moğollar ve Araplara dair kötü hatıralar taşıyor. İran, bölgedeki nüfuzunu artırmak amacıyla önce diplomasi kanallarını kullanıyor, ABD kuşatmasını kırmak istiyor. AB, Rusya, Çin ve Hindistan gibi güçlü ülkelerle işbirliği yaparak ABD politikalarını dengelemeye çalışıyor.
İran, ABD’nin Irak’tan çıkmasıyla Ortadoğu’da doğacak boşluğu doldurmaya çalışıyor. Bunun Üçüncü Dünya Savaşı’na neden olabileceğini düşünenler, İran’la birlikte, İsrail ve ABD dâhil, tüm ülkelerdeki nükleer gücün azaltılmasını veya yok edilmesini öneriyor.  
İran, Soğuk Savaş’tan sonra, bölgesel güç olmak için, askeri gücünü geliştiriyor. Rus ve Çin ağırlıklı teknoloji transferine ve savunma sanayiine dayanıyor. Ambargo altında olmasına rağmen yeni silah sistemleri geliştiriyor. Hava savunmasını güçlendirmeye çalışıyor. Uzun menzilli füzeler üretiyor. Nükleer programa sahip olmak için gayret sarf ediyor. Kitle imha silahlarına ve rejime sadık güçlü bir orduya ağırlık veriyor. Nükleer silahlanma ve nükleer enerji çabası, Batı'nın iki yüzyıllık saldırganlığına, içişlerine müdahalesine ve ülkeyi teknolojiden mahrum bırakmasına bir tepki.     
AB uranyum zenginleştirme çalışmalarının durdurulmasında ısrarlı. Dünya Atom Enerjisi Kurumu, İran’ın nükleer enerji alanında bilimsel çalışmaları geliştirdiği için, nükleer enerjiyi barışçıl yollarda kullanmasına yardımcı olmayı öneriyor. Türkiye’nin, haklı endişeleri olmasına rağmen, İran’ın nükleer çalışmalarının komşu ülkelere tehdit amacı taşımadığını dillendirmesi, İran tarafından takdirle karşılanıyor. Ancak, İran dünyaya nükleer silahlara sahip olmayacağı konusunda güven veremiyor.
Biraz teknik bilgi…
Saf uranyum 235 izotopunun doğal uranyum ile karıştırılarak yüksek oranlı U-235 içeren nükleer yakıt elde edilmesine, enerji ve silah üretiminde hassas bir teknoloji olan zenginleştirme deniyor. Nükleer reaktör yakıtlarındaki zenginleştirme % 3-5 arasında. İran tesislerinde zenginleştirilme oranının % 30-35 civarında olduğu haberleri var. Zenginleştirme oranı arttıkça bombanın kütlesi azalıp, gücü artıyor. İran'ın ulaştığı zenginleştirme oranı bomba yapmaya uygun. ABD dağıttığı yüksek oranda zenginleştirilmiş nükleer yakıtın belli bir kısmını toplayabilmiş. Ancak 10 ton kadar bomba yapmaya elverişli uranyum henüz kontrol altına alınamamış. Rusya’dan diğer ülkelere gönderilen 2 ton uranyumun da nerede olduğu bilinmiyor. Bu ülkelerin içinde İran da olabilir. İran'ın elinde kayıp uranyumlardan oluşan bir stok mevcut. Bir uzman 1,5 kg bomba yapına uygun uranyumu satarken yakalanmıştı. Nerede olduğu bilinmeyen zenginleştirilmiş uranyum, İran nükleer faaliyetleri kadar tehlikeli olabilir. İran’ın elinde BM’nin anlaşma için referans verdiği, 1.200 kg uranyumdan 2 misli fazla uranyum (takriben 2.300 kg) bulunduğu ileri sürülüyor. İran elindeki uranyumun sadece yarısını veriyor.
Öte yandan, İran’ın nükleer yeteneği gibi, füze teknolojisi de, Türkiye’nin önlem almasını zorluyor, ABD'nin bölgeye müdahalesi için ilave gerekçe sunuyor. ABD veya İsrail’in öncelikli hedeflerinin, Natanz ve Kum’daki uranyum zenginleştirme tesisleri, İsfahan’daki dönüşüm fabrikası ve Arak’taki ağır su reaktörü olduğu sanılıyor.
Ekonomik alanda...
Önce petrol
İran 1960’ta, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan ve Venezuela ile Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nü (OPEC) kurdu. Daha sonra Katar, Libya, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Nijerya, Ekvador, Gabon ve Angola da Teşkilat'a katıldı. OPEC üyesi olmayan Rusya ile beraber çalışıyor.
Batılı ülkelerin petrol talebinin azalması, OPEC’in iç çekişmeler ve 1980’de başlayan İran-Irak savaşı sebebiyle zayıflamış olan iç bütünlüğünü daha da sarstı. 2011 ve 2013 arası petrolün varili 120 $ iken, 2014-2015'te 40 $'a düştü. Bu günlerde 55 $ civarında. Kişi başına düşen milli gelir, petrol fiyatlarına bağlı olarak, yarıdan aza düştü. Ama petrol ihracatına bağımlılık sürüyor. İran’da Petrol ve doğal gaz önemli bir rant yarattı, ancak sosyal adalete yansıtılamadı. Batıyla ekonomik ve askeri gelişmişlik farkı enerji kaynakları ve nükleer teknoloji ile kapatmaya çalışılıyor. Kafkasya ve Orta-Asya'daki enerji kaynaklarına nüfuz sağlama gayretlerini sürdürüyor. Nükleer teknolojiye karşı Asyalı güçleri petrol ve doğalgazla doyuruyor. Onların da, büyüyen ekonomileri gereği, en çok ihtiyaç duydukları şey enerji.
Altın…
Türkiye’nin 2011’de 3 milyar dolar olan altın ihracatı, 2012’de 16 milyar dolara ulaştı. Böylece İran-Türkiye ticareti yüzde 176 arttı. Türkiye’nin en çok ihracat yaptığı ülke İran oldu. İran’dan alınan doğalgazın parası TL olarak banka hesabına yatırılıyor. İran döviz olarak ülkesine götüremediği için, altın alıp götürüyor. Uygulama ABD’nin İran’a yaptırımlarından kaynaklanıyor. ABD’nin İran yaptırımlarını denetlemekle görevli Hazine Bakanlığı Müsteşarı David Cohen, 1 Temmuz 2013’ten itibaren İran’a değerli metaller satışını yasaklandığını açıkladı. Türkiye’den İran’a altın gittiği konusunda hiç kuşkusu yoktu.
2013'te % 45'lere çıkan enflasyon, şu sıralarda % 10'un altında seyrediyor. GSYİH 2011'deki 600 milyar $ seviyesinden 430 milyar $'a indi. İşsizlik % 10'dan 12'ye yükseldi. Ekonominin büyümesi 2016 sonunda yüzde 3,5. Kişi başına gelir, satın alma gücü paritesiyle, 2016 sonu 16.000 dolar. İşsizlik gençlerde fazla, iş yaratma kapasitesi ise düşük. Rüşvet alma yaygınlaşıyor.
İran, Türkiye ve bölge ülkeleriyle dış ticarette ilk aşamada milli paraların kullanılmasını sonra da ortak paraya geçilmesini savunuyor.
Siyasal alanda... 
1980’li yıllar rejimin güçlendirilmesi, tehlikeli unsurları tasfiye uğraşı ve İran-Irak savaşıyla geçti. 1990’lı yıllarda Cumhurbaşkanı Rafsancani döneminde kısmi politika değişiklikleri yaşandı. Toplumsal taleplerin siyasi alanda karşılık bulması 1997’de Cumhurbaşkanı seçilen Hatemi döneminde oldu. Ancak Hatemi’nin benzer anlayışı dış politikaya taşıma girişimi 11 Eylül terör eylemlerini gerekçe göstererek dışlayıcı bir siyaset takip eden ABD yönetiminin tavrı nedeniyle sonuçsuz kaldı. 2005 yılında Ahmedinecad’ın Cumhurbaşkanı seçilmesi İran siyasetini tartışmalı bir zemine taşıdı. Ahmedinecad daha popülist politikalar takip etti. ABD ile karşı karşıya geldiği konularda çatışmacı tavır takındı. İç siyasette bireysel özgürlükleri değil devrimin ilkelerini ve anayasanın tavizsiz uygulanmasını savundu. Ahmedinecad nükleer projeyi uluslararası ilişkiler enstrümanı olarak kullanmasına ve nükleer kapasiteye sahip güçlü bir taraf olarak yer almak istemesine rağmen bu hedefini gerçekleştiremedi. 2011 yılında Ahmedinecad yönetimiyle gizli nükleer görüşmeler yürütülmüş olsa da ABD bu sorunu çözme ve İran’ı uluslararası izolasyondan kurtarma payesini ülke içinde toplumsal meşruiyetinin daha güçlü olduğunu düşündüğü bir yönetime vermek istedi ve 2013 yılında seçilen Cumhurbaşkanı Ruhani’nin yönetimiyle açıktan müzakereler olumlu sonuç verdi. Sekizer yıllık iki karşıt tutumun yarattığı kaygı ortaya yeni bir siyasi akım çıkardı. Geleneksel sağ ve geleneksel soldan ve aşırı yanları ağır basan yeni sağ ve yeni soldan sonra kendisini ılımlı (İtidalgera) olarak tanımlayan yeni bir siyasi söylem gelişti. Seçimlerin galibi bu siyasi tavırdı. Yeni sağın ılımlı kesimleri ile yeni solun ılımlı kesimleri arasındaki yakınlaşmadan ortaya çıkan yeni akımın en önemli aktörleri Cumhurbaşkanı Ruhani ve 9. Meclis Başkanı Laricani’dir. Önümüzdeki dört yıl mecliste görev yapacak ılımlı çoğunluğa ilaveten 2017 cumhurbaşkanlığı seçimlerini Ruhani’nin tekrar kazanması durumunda İran’ı 2020’li yıllara bu siyasi çizgi taşıyacak.

Sonuç...
Tahran yönetiminin, Suriye'den sonraki hedefi Basra Körfezi ve Suudi Arabistan. Ama İran kendini korumak zorunda da kalabilir. Batı dünyasının saldırısı ve hesaplar çok büyük. Türkiye'ye karşı PKK'ya destek veren Tahran, Bağdat'ı da kullanarak ülkemizi güneyden çevrelemeye çalışıyor.
İran’ın kendi istatistik kurumunun yayınladığı etnik dağılımına bakıyorum. Fars nüfusu genel nüfus içinde azınlık durumunda. Azeri Türkleri ve diğer Türkmenler ile birlikte Kürtleri, Arapları, Belucileri ve diğer etnik grupları topladığınızda ortada İran diye bir şey kalmıyor. İran bu nedenle Şiilik propagandasıyla Fars emperyalizmine yönelmek zorunda.
Bugünkü saldırganlığı kendini kurtarabilir mi?
Bu zaaf alanının kaşınmayacağını mı sanıyor?
Batı'nın elinde böyle bir plan yok mu?
Aslında İran Suriye'den daha vahim olaylara gebe olabilir.
Biraz da, Osmanlı artığı, Ortadoğu’ya ve Soğuk Savaş’tan sonra hareketlenen Orta Asya’ya bakıyorum. İran iki bölgeyle de ilgili...
Laik, cumhuriyetçi, devletçi ve karma ekonomi yanlısı, şeriat yerine hukuk devletine, halkı sömüren dincilere karşı, ırkçı olmayan milliyetçiliğe dayanan ve ordunun birleştirici, çağdaş, teknik ve iyi eğitimli özelliklerinin devrimlerinin en önemli elemanı olduğu Atatürk modeli, çağdaşı İran Şahı General Pehlevi’ye de yol gösterdi. Pehlevi Fars ve Pers ağırlıklı devrimlerle dinin etkisini kırmaya çalıştı. Mısır’da İngiliz- ABD yanlısı, Osmanlı asıllı Kral Faruk'u 1952’de deviren Arap milliyetçisi Albay Cemal Abdül Nasır da Atatürk ve Pehlevi gibi milliyetçi, laik, ama dincilere fazla karşı olmayan bir cumhuriyet kurdu. Şahsına ve orduya dayandı. İslamcılığı ve sosyalistliği birlikte götürdü, ama Arap milliyetçiliğini öne aldı ve Arap Birliğine ulaşmaya çalıştı. Başlattığı Rönesans Arap dünyasını sarstı. Çağdaşlaşmaya ve birleşmeye adanmış askeri yönetimler 1958’de Irak, 1963’te Suriye ve 1969’da Libya’daki İngiliz- ABD yanlısı krallıkları devirdi. Suudiler ve diğerleri ise bu dalgadan pek etkilenmedi.
Ama 1948’de ABD ve Batı desteğiyle kurulan İsrail, Soğuk Savaş’ta Arap-İsrail çatışmasını önemli bir etken yaptı. Batı’nın Sovyetleri Ortadoğu’dan uzak tutmayı öngören çevreleme stratejisi Yugoslavya, Yunanistan, Türkiye ve İran’dan oluşan bir hatta dayanıyordu. Bu hattı yaramayan Sovyetler Suriye ve Irak’ı etkisine alarak karşılık verdi. ABD ve Batı bunu da ikinci bir kuşakla çevirerek, İsrail, Ürdün ve Arap Yarımadasının bağımlılığını artırdı. 
1973 krizi ile artan petrol fiyatları güç dengesini değiştirdi. Zenginleşen tutucu Arap krallıklar yönetimlerini düzeltti, karşıtlarını bastırdı ve askeri darbelerden kurtuldu. Mısır’da, Nasır’ın halefi Enver Sedat İsrail ile barışınca, laik ve milliyetçi Arap devrimleri 1980’lerde söndü, rüşvet ve yolsuzluğa battı, inişe geçti. Kişiselleşen ve Emeviler gibi hanedanlaşan yönetimler de İsrail’e hiç bir şey yapamadığı gibi, toplumlarının ihtiyaçlarını da karşılayamaz oldu. 1991’de Irak’ı desteklemek zorunda kalan Filistinliler ise Mısır ve Suriye’nin desteğinden çıktı, yalnız ve ezilmiş olarak kaldı. Laik, milliyetçi, sosyalist ve devrimci hareketlerin çöküşü Arap dünyasında büyük bir boşluk yarattı. Cumhuriyetçi ve İslami gelenekler gündem dışında kaldı.
Başarısız Nasır modeli ve petrol zengini tutucu Arap krallıkları yanında Humeyni ve Şii mollaların şeriata dayanan İran İslam Cumhuriyeti modeli 1980’lerde Arap dünyasında bir umut oldu. Ancak daha sonra köktenci İran, önder zafiyeti geçiren Arap yönetimlerini alarma geçirdi. İran’a İslami kimliğinden dolayı sempatiyle bakan Sünniler, Şiiliğin baskın olmasıyla bu sempatiyi yitirdi.
Ancak ılımlı bir İran bölgedeki ağır ABD etkisinde bir gedik açabilir.
Petrol, doğal gaz ve nükleer enerji zengini Orta Asya ise dünyanın yeni ağırlık merkezi olarak öne çıkıyor. Çin-Rusya-Hindistan ağırlıklı büyük bir Asya gücü, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) oluşurken, Rusya gözlemci statüsündeki İran’ın ŞİÖ’ye üyeliğini pazarlık aracı olarak kullanıyor, ABD ile sorun yaşamak istemeyen Çin ve Kazakistan İran’ın üyeliğine tereddütlü. Rusya ve Çin henüz Batı’ya ve ABD’ye açıkça karşı çıkamıyor, zamana oynuyor. Ama çevrelenme psikolojisi arttıkça ŞİÖ güçlenecektir. Çin batıdan çevrilmeyi önlemek için ABD'yi Ortadoğu’da oyalamaya çalışıyor, İsrail'le ilişkileri derinleştiriyor. Teknolojisini ülkelere ve alt gruplara aktararak ittifaklar geliştiriyor. 
İran zayıflıklarına rağmen güçlü taraflarını da iyi bilen bir kültüre sahip…
Küresel bölünmüşlüğü iyi kullanan, bölgesel nüfuz alanını genişleten, Şii dünyasını denetleyen, enerji projelerinden yeni bölgesel projelere kadar birçok şeyi etkileme gücüne sahip bir ülke. Tehditleri sınırlarının uzağına atabiliyor, krizleri başka bölgelere yönlendirebiliyor. 
İran birçok kültürü paylaştığımız kadim bir uygarlık...
Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u aldıktan sonra, Bizans gibi, Roma’yı ve Vatikan’ı da egemenliği altına alıp, Avrupa’yı yönetmek ve bir dünya gücü olmak istediği pek vurgulanmadı. Torunu Yavuz ve onun oğlu Kanuni’nin İslam’ın kılıcı olarak, daha doğuya ve daha batıya götürdüğü hatırlarda değil. Hatta, İran’daki Şii ve Türk kökenli Safevilerle çatışmak yerine, ittifak halinde yeterli güç toplanabilseydi, tüm Avrupa’yı ezip, İspanya’da zayıflayan Endülüs’le birleşmenin bile mümkün olabileceği hayal edilemiyor. Şah İsmail’in de benzer şeyi, “Anadolu’yu Şiileştirmeyi ve bir dünya gücü yaratmayı” hedef aldığı unutuluyor.
Şiiliğin, Osmanlı’yı Sünniliğin merkezi olarak gördüğü, Nadir Şah'ın Sünni ve Şia inancını birleştirme çabasının dahi İran-Türkiye düşmanlığını aşamadığını, Azeri ve Farsların İran Şiiliğine oturan bir milliyetçiliği sürekli koruduğunu anlayabilirdik. Bu milliyetçiliğin, İran’ın yakın batısını, yani Anadolu ve Balkanları öteki olarak algıladığını değerlendirebilirdik. Çin seddine benzeyen İran-Türkiye sınırının, aslında bir Pers-Roma sınırı sayıldığını, Şiiliğin bu tarihi gerçeğin bir tür farklı ifadesi olduğunu hissedebilirdik. İran’ın, yaklaşık 2.200 yıl, Büyük İskender, İslam, Moğol, Selçuklu, Safevi ve Kaçar Türklerinin egemenliğinde, kendi kültürünü korumayı başardığını, direnemediğinde efendilere hizmet ettiğini, egemen kültürü benimserken, kendi geleneklerini de sürdürerek bir sentezi başardığını, efendilerin aslında ülkeyi Fars soylularının yönettiğinin farkına varamadığını yorumlayabilirdik. 
Safevilerin, göçebe Türklerin İran topraklarındaki Medler ve Perslerden sonraki üçüncü büyük egemenliği olduğunu, 1300-1400’lerde Anadolu Aleviliği’nin 1500’lerde İran Safevi Kızılbaşlığı’na, sonra da 1700’lerde İran Safevi Şiliği’ne dönüştüğünü, İran’ın Sasani döneminde Mecusiliği, Safevi döneminde Şiiliği siyasal amaçlarla kullandığını değerlendiremedik. 1979 Humeyni devriminin, başlangıçta Şii-İran milliyetçiliğini kırdığını, evrenselliğe soyunduğunu, ama bu gün İran'da, kadim İran milliyetçiliğinin yavaş yavaş canlanmakta olduğunu Batılı bir kaynağın iddia etmesini beklediğimiz gibi.
Oysa farklı kavramlar deryasına kendimiz dalabilirdik.
Olmadı...
1500’lerde Türk soyundan gelenlerce yönetilen Anadolu ve İran, Sünnilik ve Şiilik üzerinden sürekli çatıştı. Osmanlı ve Safeviler, dini ve zamanın milliyetçiliğini birleştirici yönde kullanarak, Batı’ya karşı tek ülke olma şansını kaçırdı. 1600’lerde Rusya’nın ve 1800’lerde İngiltere’nin bölgeye girmesiyle, stratejik bir ortaklık kuramayan Osmanlı ve İran, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar başka sorunlarla uğraşmak zorunda kaldı ve geriledi. Çağdaşlaşmayı “laik cumhuriyet” üzerine kurmaya çalışan Atatürk Türkiye’si ve baba Pehlevi dönemindeki yakınlaşma, tarihi rekabeti aşamadı. Soğuk Savaş döneminde, ABD güdümündeki NATO ülkesi Türkiye ve ABD üssü Pehlevi İran’ı arasındaki ilişkiler de tarihsel rekabetin gölgesinde oldukça sınırlı kaldı.   
Humeyni Devrimi’ni derin Iran tarihinde güçlü ama kısa ömürlü bir patlama gibi görenler var. Köklü Fars soylularının devrimi içerden fethedip bir tür Şii Emeviliği kurduğu, İslam, devrim ve Humeyni’nin, sadece birer sembol olduğu, Humeyni’den sonra yüksek sınıf sayılan mollaların Fars soylularına eklemlenerek her şeye el koyulduğu ve geç ortaçağa girildiği de ileri sürülüyor. Humeyni Devrimi’nden sonra önceliğini rejim ihracına veren İran, 37 yıl sonra, rejimini Türkiye’ye ve çevresine ihraç edemedi, artık rejimini korumak ve savunmak zorunda.
Batı, yandaşı Sünni Arap ülkelerini kullanarak, Türkiye’yi Şii İran karşıtı Sünni bir ittifaka çekmek istiyor. Laik Türkiye Cumhuriyeti, ABD’nin yeşil kuşak projesi artığı ve Avrupa’nın göz yumduğu İslamcılardan, İran da dinci molla zorbalığından sıyrılmayı deniyor.
İran, Türkiye’nin Ortadoğu’da İran’ın en büyük rakibi olacağından endişe ediyor. Türkiye’nin Ortadoğu’daki bir savaştan fayda sağlayacağını dillendiriyor. ABD ve Arap ülkeleriyle daha iyi ilişkileri olduğunu düşünüyor.
Türkiye’deki laik Atatürkçüler ile İran’daki reformcuların, aralarındaki 500 yıllık tarihi rekabeti yenerek, küresel sömürgeci ve yağmacı Batı’ya karşı işbirliğine dönüştürebilmesi kolay değil elbette. Ekonomi ve güvenlikleri ABD’ye ve AB’ye havale edilen, iç siyasetleri göstermelik olarak kendilerine bırakılan başarısız ülkeler olmaları, yani tarihin tekrarı güçlü bir olasılık.
Yeni Orta Doğu Projesinde, bu tarafta, Yeni Osmanlıcılık, Yeni Türkiye, yani rakip Şii ekseniyle gücü sınırlanan Yeni Sünni Hilafet var. Karşıda, gözlüklü, sakallı, kravatsız, cüppeli mollalardan sonra, kıyafet değiştirmiş Yeni Safevi misyonlu Yeni İran var.
Anadolu ile İran'ın, Orta Asya'yla, Türkistan’la bağlarının güçlenmesi Batı, Rusya, Çin ve Araplar için istenen bir çözüm değil. Oysa sözde Müslüman Arapların, Acemlerin ve Türk dünyasının paramparçalıktan ders alma zamanı çoktan geldi.
Fransa, Almanya, İsrail, Çin ve Rusya'ya kadar her ülkeyle ortaklık kurabilen İran, Ermeni soykırımı iddiasını tanıyor, Ermeni Soykırım Müzesi ve Anıtının ev sahibi ve her yıl Soykırım Yürüyüşüne izin veriyor. İran, Türkiye’den, ABD’nin Ortadoğu denkleminden dışlanmasında işbirliği İstiyor. İran, bölge dışı aktörlerin Ortadoğu’daki etkinliğini kırmak için işbirliği zeminine Mısır’ı da katmak istiyor. Devlet geleneği olan başlıca üç bölgesel aktörü bu zeminde bir araya getirmeyi öngören vizyonu var. İranlılar, Türkiye İran ilişkilerinin “tamamlayıcı” olmasını istiyor, ama entegrasyonu hedeflemiyor. Dolayısıyla, İran Türkiye ile artan ilişkilerde etkilenerek değişmekten çekiniyor.
Suriye sondan öncekilerden biridir. Nihai hedef Türkiye ile İran’ın çökertilmesidir. İran, Azeriler ve Farslar diye ikiye bölünmeye çalışılacak, Türkiye’de de Kürtlerin isyanı sağlanıp ayrılmalarına zemin yaratılacak. ABD’nin çizme sürecinde olduğu yeni Orta Doğu’daki büyük Kürdistan’a Kuzey Irak, Türkiye, İran ve Suriye Kürtleri dâhil edilecek. Bu devletin Akdeniz’e açılması sağlanacak. Suriye’den sonra İran’da ve Türkiye’de benzer isyanlar görülebilir.
Devrimden sonra İran, Irak'la savaş, devrim ihracı, Türkiye ve Afganistan (Taliban) yönetimiyle gerilim ile ABD ambargosuyla tecrit gibi yoğun ve kritik 37 yıl yaşadı. Batısından ve Ortadoğu’dan kopuk bir doğulu ülke durumuna düştü. Oysa İran, Türkiye gibi, doğu ile batı arasında köprü konumunda idi. Mollalar Devriminin başında, İran Şii ideolojisini, devrimcilik gereği, dünyadaki haksızlıklara şiddetle karşı çıktığını ifade için kullandı. 1500’lerdeki Batılı Ayetullahların, Luther ve Calvin’in, Hristiyan Protestanlığı ve Püritenliği ile Amerika’nın kuruluşundaki “insan hakları” söylemleri gibi…
Gönlüm razı değil ama mantığım, İran’ın Türkiye’den daha saygın, daha iyi jeopolitik oyuncu olduğunu söylüyor. Gerektiğinde dini, mezhebi, tarihi düşmanlıkları kullanabilmesi ve aynı şekilde sonlandırabilmesi takdire değer.
Tersinden de okuyabilirim...
Şiilik ve milliyetçilik tansiyonunu azaltmış, Katolik ve Ortodoks Batı ile barışık, ama Protestan Anglo Sakson Batı ile kavgalı bir Ilımlı İran ile Türkiye’deki Sünni İslam’ın, yeterli sosyal, siyasal ve ekonomik güce eriştikten sonra ortaklığını da düşünebiliyorum. Daha ilginci, ikisinin, Batı ile ortak, Çin ve Rusya’ya karşı hareket ettiğini de hayal edebilirim. Ya da, en ilginci, ikisinin de, Batı karşıtı olarak, Çin ve Rusya ile ortak hareket ettiğini kurgulayabilirim. Biraz daha hayalgücü katarak, Türk Cumhuriyetleri ve Pakistan ile de bütünleştiklerini düşünemez miyim?
Sorularla bitirmeliyim...
“Tek Dünya Devleti” ve “Büyük Ortadoğu Projesi” yeni bir döneme girerken, Rusya’ya ve Çin’e rağmen, ABD terörle mücadele ve demokrasi getirme maskesiyle, Türkiye’yi, İran’ı, Suriye’yi, Ürdün’ü, Suudi Arabistan’ı, Mısır’ı ve Pakistan dâhil Orta Asya'yı şekillendirebilecek mi? Kafkasya’da hala Ukrayna ve Gürcistan piyonuyla oynayabilecek mi?
Dış politikada çok değişken ve esnek, kendine yeterliliği, petrol rezervleri ve köklü devlet geleneği ile bölgenin güçlü oyuncusu İran, fanatik Şiiliğin hedefine ulaşamayacağını anlayınca, Türkler ve Araplar ile ortaklıkta tereddüt edecek mi?
Bush ve Obama dönemlerinde, İran'a karşı, önce kültürel ve siyasi güç, sonra ekonomik güç kullanan, ama sonuç alamadığı gibi ekonomisini de zayıflatan ABD, Trump döneminde askeri güç kullanabilir mi?
Ilımlı İran, ABD ve Batı ile işbirliğine dönebilir mi?
Sünni Halifelik peşindeki Türkiye, Şii İran'la çatıştırılarak, kaos projesine katkı sağlayacak mı?
İran’ın nükleer gayretlerine paralel olarak, Türkiye’nin de, Silahlı Kuvvetlerinin konvansiyonel gücünü zaman içinde azaltarak, İsrail gibi, Pakistan gibi, nükleer silahlara sahip olmasının zamanı gelmedi mi?
ABD ve Batı işbirliğinden yeterli faydayı sağlayan AKP, zoru görünce, 1960 Demokrat Parti, 1964 İnönü CHP’si ve 1970 Adalet Partisi gibi Doğu’ya, Rusya’ya, Çin’e ve İran’a dönebilir mi?
Bir mucize olmaz ise, Türkiye 21’inci yüzyılın kaybedenleri arasına girmeye başlıyor mu?
Doğu Sorunu-Eastern Question-Şark Meselesi ve Büyük Oyun-Great Game devam ediyor...






Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme