Wikipedia

Arama sonuçları

3 Aralık 2016 Cumartesi

Mao’dan önce, Mao’dan sonra



Mao’dan önce, Mao’dan sonra
                                                                                                                Kasım 2016
Şaban Recai Öztürk 

sabanreco@gmail.com
http://srecaio.blogspot.com


1 Ekim 1949, Pekin...
İç savaşı kazanan Mao ve Komünistler Çin Halk Cumhuriyeti'ni ilan ediyor... Çan Kay Şek ve Milliyetçiler Formoza Adasına (Tayvan'a) kaçıyor ve Milliyetçi Çin Cumhuriyeti kuruluyor...
Dünya gücü olmaya ve 21’inci yy.ı biçimlendirmeye başlayan Çin'e bakmaya çalışıyorum...
Yazılı tarihe göre 3.500 yıl önce başlayan döneme girmek konuyu çok uzatır. Ama İlk Çağ’daki hanedanlara da kısaca bakmalı, çünkü günümüze ışık tutan yanları var...
Yazının bulunduğu M.Ö. 1.500, ipeğin ilk kez yapıldığı M.Ö. 1.300, atlı arabaların savaşlarda kullanıldığı M.Ö. 1.200 yılları, Şang Hanedanının iyi teşkilatlanmış bir devlet dönemini kapsıyor...
M.Ö. 1022'den M.Ö. 221'e kadar süren sekiz yüz yıllık Zhou Hanedanı bu dönemi izliyor. Madeni para, demirin silah ve alet olarak kullanılması, uçurtmanın, ok atan tüfeğin, şemsiyenin ve pusulanın icadı, çayın ilk kez içimi, savaşta süvarinin at arabalarının yerini alması, büyük piyade birliklerinin kullanımı, General Sun Tzu'nun "Harp Sanatı-Art of War" adlı kitabını (talimnamesini) yayımlaması, Çin Setti'nin ilk bölümünün, sulama sistemlerinin yapımı, krallara danışman atanması, bozulan topluma eski geleneklerin canlandırılmasını öğütleyen ahlak sistemcisi Konfüçyüs'ün ve doğanın arkasındaki tanımlanamaz gücü arayan çok tanrılı Taoizm dininin çıkışı bu döneme rastlıyor.
M.Ö. 600-500 arasını hatırlıyorum: Zamanın uygar dünyasında zincirleme teolojik ve jeopolitik devrim yüzyılı... Doğu'da, Zerdüşt, Buddha, Tao, Konfüçyüs, Batı'da, Sokrates, Platon, Aristo, Pisagor ve birçok felsefe akımı ortaya çıkmış...
M.Ö. 209'u da atlamıyorum: Hun Hakanı Mete'nin tahta geçmesi, TSK'nin kuruluş tarihi kabul edilen, 10, 100, 1000 ve 10 bin kişilik birliklerle, emir-komuta zincirine sahip, yeryüzündeki ilk düzenli orduyu kurması… Bunlar
Çin tarihinde de önemli... 320 bin askeri olmasına rağmen, Mete'nin sayıca az ordusu tarafından yenilen Çin İmparatoru, yenilginin ardından kendi ordusunu da bu şekilde düzenlemiş...
Çin'de M.S. 3’üncü yy.a kadar birçok hanedanın iktidar mücadelesi yaşanıyor...
Tsin (Çin) Hanedanı (265- 316) parçalanan Çin'i birleştirip ülkeye huzur ve istikrar getiriyor. Daha önceleri asillerin savaşlarında ücretle kullanılan milletlerden Hyung-nu'lar (Hunlar) 303'te yeni bir devlet kuruyor, Çin İmparatoru’nu iki kez esir alıyor ve 317'den başlayarak Kuzey Çin'e egemen oluyor. Bunun üzerine Tsin hanedanı güneye iniyor (317- 419).
Güney Çin'de 618'e kadar çeşitli hanedan devletleri Vietnam ve Tibet'in kuzeyini ele geçiriyor. Çin'in nüfuzu Orta Asya'da tekrar hissediliyor. Kibrit yapımı başlıyor.
1913 yılının Osmanlı’sını hatırladım. Kişi başına gelir İngiltere’nin onda biri kadardı, sanayi yoktu, Avrupa’dan kibrit almak için 1914 bütçesine o zamanın parasıyla 200 bin lira konulmuştu.
Dünyanın en ileri uygarlığının geliştiği Tang Hanedanı (618- 907) dönemine geldik…
Bu devirde önemli olaylar var: 659'da Batı Göktürk Devleti Çin idaresine geçiyor. 744'te Moğolistan'da Göktürk İmparatorluğu'nun yerine Uygur İmparatorluğu kuruluyor. Müslüman Arapların saldırıları ile Türkistan Çin'in elinden çıkıyor, 751'deki Talas Savaşı Türkler için de dönüm noktası oluyor. Uygur Türkleri, 755-763 yıllarındaki iç savaşın bitirilmesinde Çin hanedanına yardım ediyor.
Lakecilik, barut, roket, bomba, matbaa bu dönemdeki buluşlar...
Budizm, İslam, Zerdüştlük, Hıristiyan Nasturilik dışardan alınan kültürler...    
Sonra Uygur Türkleri Çin devlet yönetiminde önemli mevkilere yerleşiyor. 960'ta başa geçen Song Hanedanı Çin İmparatorluğunu yeniden kuramıyor, ama Çin'i dünyanın en zengin ülkesi yapıyor. Devlet Okulları yaygınlaşıyor.
Budizm düşüşe geçerken Yeni Konfüsyüççülük yükseliyor...
Cengiz Han, 1206-1227 arasında Çin'i işgal ediyor. 1271'de Kubilay Han, imparatorluğunu ilan ediyor, Yüan Hanedanını (1260-1368) ve başşehir Yenching (Pekin)i kuruyor. Moğollarla beraber Yüan Hanedanı tüm Çin'i fethediyor.
Moğolların 1258’de Bağdat’ı ele geçirdiği, 500 yıllık Abbasilerin sonunu ilan ettikleri dönemler…
Moğollar Çin kültürünün etkisinde din, giyim ve kuşamlarında Çin örf ve adetlerini benimsiyor, fakat önceki Türk Boyları gibi asimile olmuyor.
Sonunda uygarlık galip geliyor. Ming Hanedanı sırasında (1368-1644) Moğollar Baykal Gölünün kuzeyine sürülüyor...
Önemli bir dönemeçteyiz. Avrupalılar Çin'e geliyor...
Binlerce yıl Çin'i istila eden, düşük kültürlü ve kolayca asimile edilen barbar Türklerden ve Moğollardan farklı, yüksek teknolojiye ve üstün silahlara sahip Avrupalılar...
Önce 1550'de Portekizliler geliyor ve 1557'de Macao'yu kuruyor. İspanyollar da peşlerinden.
Papa V. Nikolas’ın Afrika ve Doğu Hindistan'da misyonerlik imtiyazını yüz yıl önce, 1454’te, Portekiz'e verdiğini hatırlıyorum. Papa VI. Aleksander, kırk yıl sonra, yani Amerika’nın İspanyollar tarafından keşinden sonra, 1493’te dünyayı Portekiz ve İspanya arasında ikiye böldü, aralarında kavga çıkmamalıydı. Portekiz eski imtiyazlarını korurken, yeni dünya İspanya’ya verildi. Bu ülkelerin kralları hâkimiyetleri altındakileri Hıristiyanlaştırmakla yükümlüydü. Misyonerlik masrafları söz konusu devletlerce karşılanıyordu.
Almanlar ve İngilizler de gecikmediler. Çin'e 17. yy.da ulaştılar.
Zaten, 17.yy. ortasında Çin'in refah dönemi yavaşlıyordu. Osmanlılar gibi…
Ming'lerden sonraki Mançu (Mançuryalılar) asıllı Qing Hanedanı (1644-1912) döneminde Avrupalılar artık Çin tarihinin içindedir.
Rönesans, Reform, icatlar, keşifler derken, Batılılar koskoca Çin'den uzak kalabilirler miydi?
Uzun yıllar Batıya kapalı kalan Çin'in Batıya açılması, 1850'lerde, Portekiz, İspanya, İngiltere, Fransa, Almanya ve ABD ile ticari ve siyasi ilişkiler biçiminde başlıyor. Oysa Napolyon, 1800'lerde, uyuyan ejderha Çin'in uyandırılmamasını öğütlemişti. Ama açgözlü, aşırı ihtiraslı Batı bu ikazı dinlemiyor.
Süper güç İngilizler her yerdeydi...
İngilizler, gümüş para bulamadıklarından, Hint pamuklukları ve afyonunu Çin'e getirip, çay ve ipekle değiştiriyorlardı. Çin makamları bunu engellemek için afyon ithalini yasaklayınca 1839 ve 1856'da iki büyük Afyon Savaşı oldu. Her iki savaş yenilen Çinlilere yıkım oldu. Galip İngilizler geniş haklara sahip oldu, beş Çin limanı İngilizlere açıldı, Hong Kong Adası İngilizlere bırakıldı. Misyonerlerin her yerde serbestçe çalışmasına izin verildi. 1858 anlaşmasıyla ABD’ye, Rusya'ya ve Fransa'ya da aynı haklar tanındı. Afyon Savaşlarından sonra, İngiliz Doğu Hindistan Şirketi 1850-1900 arasında Çin'i kontrolü altına aldı.
1838 Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Sözleşmesi'ni, Baltalimanı Anlaşmasını ve devamını hatırladım...
Ama zamanla Batılılarla anlaşmaların uygulaması aksıyordu. Çinliler yabancıları ülkelerinden atmayı denediyse de, ayaklanmalar Batılılarca bastırıldı. 19.yy. sonlarında Çin, Avrupa teknolojilerini uygulamayı denedi, ama Japonlar gibi başaramadı. Konfüçyüsçü din adamlarının güçlü muhalefeti engellenemedi.
1894'te Çin ve Japonya Kore'de çıkan ayaklanmayı bastırmak üzere asker gönderdi. Ayaklanma bastırıldı, fakat daha sonra iki ülke birbirleriyle savaşa tutuştu. 1895'te savaş sona erip Çin ağır bir yenilgiye uğrayınca, Avrupalılar bundan da yararlandı. Çin her Avrupa ülkesinin ayrı hükümran olduğu, deniz ve demiryolları işlettiği bölgelere ayrıldı. Çin tarihinin en onur kırıcı dönemini yaşıyordu. Kore'nin bağımsızlığını tanıdı, ayrıca Formoza (Tayvan) Adasını da Japonya'ya vermek zorunda kaldı.
Misyonerlerin öldürüldüğü 1908 Boxer ayaklanmasını Batılılar yine bastırdı, şartları eskisinden daha da ağırlaştırdı.
İmparatoriçe 1901'de öğretimde batılı konuların yer almasına, Silahlı Kuvvetlerde bazı düzenlemelere, 1908'de monarşinin meşrutiyetle değişimine, 1909'da meclise ve seçimlere reformlara razı oluyor. Ancak, bu düzenlemeler kimseyi tatmin etmiyor ve 1911'de bir devrimle Qing Hanedanının sonu geliyor.
Yani 2.000 yıllık Çin hanedanın sonu...
Rusya’dan altı yıl, Osmanlı’dan 11 yıl önce…
Osmanlının 1839 Tanzimat, 1856 Islahat, 1876 I. Meşrutiyet, 1908 II. Meşrutiyet yıllarını ve 1922'deki saltanatın kaldırılmasını hatırladım...
Şimdi Milliyetçilerin öne çıktığı Çin Cumhuriyeti dönemine bakıyorum…
Bu dönemi de tarihimizdeki Jöntürkler ve İttihat Terakki dönemi ile karşılaştırmak mümkün mü?
20. yy. başlarında çok sayıda Çin aydını eski düzenin değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu. Önderleri Sun Yat Sen "milliyetçilik, demokrasi ve sosyalizm" ilkeleriyle 1905'te Tongmen Hui İhtilalci Birliği'ni kurdu.
1911 devrimiyle Mançu Qing hanedanlığı sona erdi ve 1912'de Çin Cumhuriyeti kuruldu. General Yuan Shikai Başkan seçildi, Tongmen Hui İhtilalci Birliği parti haline gelerek Kuomintang adını aldı ve en büyük parti olarak meclise girdi. Ancak, Başkan (General) Yuan 1913 sonunda Kuomintang'ı yasakladı, 1914'te meclisi kapattı ve kendini diktatör ilan etti. Kuomintang partisi Kanton'a kaçarak, direnişi sürdürdü.
Diktatör Yuan 1916'da ölünce, Kuzey Çin'de yıllarca süren ve halkın daha çok ezildiği iç savaş (WARLORD-Savaş ağaları Savaşları) başladı.
Çin sembolik olarak Birinci Dünya Savaşına girince, Japonya Şanghay dahil bir çok şehri işgal etti.
Komünistler de hareketleniyor...
1921'de, Mao Çe-Tung önderliğinde Komünist Partisi kuruldu ve taraftar toplamaya başladı.
Yani, Sovyetlerdeki 1917 Ekim Devriminden 4 yıl sonra...
1923'te, Çarlık rejiminin yıkılmasından sonra kurulan Sovyetler Birliği Çin üzerindeki bütün haklarından vazgeçti. Milliyetçi Kuomintang ve Komünist Parti Japonya'yı kovmak için birleşti.
Sovyetlerin, yeni kurulan, Atatürk Türkiye'si ile de iyi ilişkiler kurduğunu unutmuyorum...
Sun Yat Sen 1925'te ölünce milliyetçilerin başına Çan Kay Şek geçti. Kanton'da ulusal hükümet kuruldu. Japonlarla savaşarak Şanghay dâhil birçok yeri geri aldı. Çan Kay Şek Japonlarla savaşırken, bir taraftan da komünist ayaklanmaları bastırmaya uğraşıyordu. 1926'da Çin'in büyük bir bölümüne hâkim oldu ve komünistlerin yardımıyla savaş ağalarını yendi.
1927'de, Mao Komünist Partisi’ni güçlendirerek ülke çapında teşkilatlanmaya ve hükümet kuvvetleri ile çarpışmaya başladı. Komünistlerin çok güçlendiğini düşünen Çan Kay Şek birliği bozdu ve komünistleri Şanghay'dan sürdü. Nanking'de ulusal hükümet tekrar kuruldu. Ayrılıkçı köylülere baskı uygulandı. Çan Kay Şek 1928'de kuzeye Pekin'e ilerledi, Çin'i mahalli diktatörlere karşı birleştirerek Çin Cumhuriyeti'nin lideri oldu. Aynı yıl Mao Çin Kızıl Ordusu'nu kurdu. 1930'da, Milliyetçi Parti Çin'in demokrasiye hazır olmadığını gördü ve askeri bir diktatörlük kurdu.
Komünistler gerilla harekatına başladı…
Bir yıl sonra, Japonlar Mançurya'yı işgal etti ve bir kukla hükümet kurdu.
1931-1934 arasında Jinggang dağlarında Çin Sovyet Cumhuriyeti kuruldu ve Mao başkan seçildi.
1934'te, Milliyetçi Parti komünistleri çembere aldı, ama Mao bunu yardı ve "uzun yürüyüşü" başlattı, Çin Kızıl Ordusu ortalama 13 bin kilometre yol yürümüş ve yürürken izleyen Çan Kay Şek kuvvetleriyle de çarpışmak zorunda kalmıştı. Uzun Yürüyüş’le, çevrilip yok edilmekten kurtulmuş ve daha güvenli bir bölgeye yerleşmişlerdi. Ama 90.000 kişi olan komünistler açlık, kış ve firarlar yüzünden 20.000'e inmişti.
1936'da Japon işgalinden sonra komünistler ve milliyetçiler anlaşarak Japonlara direnme kararı aldı ve başkomutan Çan Kay Şek oldu. Ama Çan Kay Şek ve Amerikan okulunda eğitim gören Hıristiyan eşi, çok fazla Batılılaşmış oldukları için, eleştiriliyordu.
1937'de Pekin, Nanking ve Şanghay'ı ele geçiren Japonya bir geçiş (ara) hükümeti kurdu. Başkent Nanking'de 250.000 Çinli Japonlarca katledildi.
1943'te Batılılar milliyetçi Kuomintang'ın Japonya ile ayrı bir barış yapmasını engellemek için bütün ayrıcalıklarından vazgeçti.
1945'te İkinci Dünya Savaşı bitti, Japonya yenildi. Çin, ABD desteği ile Sovyetlerin boşalttığı Mançurya'yı işgal etti. Komünistlerle milliyetçiler yine baş başa kaldı. Mao yönetimindeki komünistler Mançurya'ya hakim oldu. Komünistlerin tüm ülkede egemen olmaması için ABD ve milliyetçiler önlemler aldı.
Ekim 1945 ve Ocak 1946 antlaşmalarına göre Çin'de Kuomintang ve Komünist Koalisyonu ile demokratik bir hükümet kurulacaktı, ama olmadı. Çöken orta sınıf, enflasyon ve köylülerin topraklarına kavuşma beklentisi, ABD ve Sovyetler arasında soğuk savaşın başlaması koalisyonun devamını güçleştirdi. Komünistler Kuomintang güçlerinin ABD tarafından örgütlenmesine, milliyetçiler ise komünistlerin toprak reformunu yaymalarına karşı çıktı. Bu mücadelede ABD açıkça milliyetçileri, Sovyetler ise dolaylı olarak komünistleri destekledi.
1947'de Mao ile Çan Kay Şek arasında iç savaşın son aşaması başladı. 1948'de komünistler üstünlüğü sağladı. Kuzey Çin'deki milliyetçiler çekildi.
1949 Şubatında Pekin'in alınması ve Nanking bozgunu ile Çan Kay Şek kesin olarak yenildi. İç savaşı Mao kazandı. 1 Ekim 1949'da Komünistler başkentleri Pekin'de şimdiki Çin Halk Cumhuriyeti'ni kurdu. Çin'in Asya kıtasındaki bütün toprakları Çin Halk Cumhuriyeti'nin eline geçti. Mao İlk başkan seçildi. Çan Kay Şek Kuomintang milliyetçilerini Formoza Adasına (Tayvan'a) kaçırdı ve Milliyetçi Çin Cumhuriyeti kuruldu.
Mao işe başlıyor...
İmparatorluk ve milliyetçilik tarih oluyordu, komünizm dönemi başlıyordu. Sovyetlerden 32 yıl sonra…
1950'de kadınlara eşit haklar verildi. 1949'dan önce başlayan toprak ağalarının topraklarının köylülere dağıtımı 1952'de tamamlandı. 1953'te ilk Beş Yıllık Plan’la köylüler kooperatifleşmeye başladı. Halk Kongresi'nin kararıyla köylülere işlemeleri için belirli bir miktar arazi tahsis edildi. Başlangıçta göz yumulan özel kesim zaman içinde devletleştirildi. Ağır sanayi üretimi ikiye katlandı. İlköğretim 24 milyondan 64 milyona, orta öğretim 1 milyondan 6 milyona, yükseköğretim üç katına çıkarıldı. Sağlık reformu yapıldı.
Çin'in 1951'deki Kore’ye saldırısını ve Birleşmiş Milletler'den dışlanmasını unutmuyorum…
1956'da "yapıcı eleştiri"ye izin verildi, ama 1957'de gazeteler ve posterler partiyi eleştirmeye başlayınca denetimin elden uzaklaştığını gören yönetim bu uygulamaya son verdi. Soğuk Savaş’ta uygulanan ABD ambargosu ve Mao'nun içe dönük siyaseti Çin'i dünya ticaretinden soyutlarken, ağır askeri harcamalar ekonomik değerin refahta kullanımını kısıtladı. Mao'nun Sovyet sanayi modelinin dışındaki Büyük Hamle'si (1958-1960), dev tarım ülkesini bir kaç yılda sanayileştiremedi. Tarım kooperatifleri komün haline getirildi ama işe yaramadı. Çelik komünlerinin üretimi kalitesizliği aşamadı. 1959-1962 kuraklığı da bu başarısızlığa katkıda bulundu ve kıtlık sonucu 15 milyon kişi öldü.
Mao, Sovyetler Birliği'nin Stalin dönemindeki sosyalizminin amacından saptığını görerek, ülkesinin aynı yolu izlememesi için bürokratik kadrolarda büyük değişim yaptı. Bu dönemde bütün okullar ve üniversiteler de radikal bir şekilde yeniden organize edildi.
Mao'nun 1966'da Çin'de yaptığı Kültür Devrimi budur…
1966-1976 arasındaki Kültür Devrimi Çin'i baştan aşağı değiştirecekti, ama olmadı. 1976'da Mao öldüğünde, ekonomik bir ilerleme kaydedilememişti, kişi başına düşen milli gelir sadece 126 Dolar, kişi başına yıllık harcama 74 Dolar ve Çin'in dünya ticaretindeki payı % 0,4 idi.
Tayvan'ın 1971'de Birleşmiş Milletler üyeliğinden atıldığını, yerine Çin Halk Cumhuriyeti'nin alındığını hatırlıyorum…
Mao sonrasındaki gelişmeler çok önemli. Bugünkü durumu açıklıyor...
Mao hayatının son yıllarında parkinson hastalığına yakalandı, akciğerleri ve kalbi de teklemeye başlamıştı. Komünist Partisi’nde birçok hizip Mao'nun ölümünden sonra iktidarda olmak için harekete geçerken Mao sessiz kaldı. Ölümünden sonra da, Maoizm açıktan eleştirilmeye başlandı.
1953’te Stalin'in ölmesiyle yerine geçen Kruşçev ve diğerlerinin onu şiddetle eleştirmesini unutmuyorum. Diktatör ölünce onu izleyenler maskelerini atıyordu, halk da buna uyuyordu. Mustafa Kemal Atatürk’e diktatör diyenlerin ne kadar haksızlık ettiğini de bu günkü Atatürk sevgisi açıkça ortaya koyuyordu…
1976-1978 iktidar mücadelesinde; Mao'nun eşinin de içinde olduğu Dörtlü Çete, devrimci kitle seferberliği siyasetinin devamını, diğer grup Sovyet modelinde bir merkezi planlamayı savunuyordu. Reformcuların lideri Deng Şiaoping ise, Çin ekonomisinin faydacı bir siyaset temelinde inşasını savundu, ekonomik ve siyasi gelişmelerde ideolojinin belirleyici önemini reddediyordu. Sonuçta Deng kazandı ve Çin Komünist Partisi’ndeki ılımlılar ile radikaller mücadelesi ılımlıların galibiyetiyle sonuçlandı.
Mao'dan sonraki “İkinci Nesil” başlıyordu...
Deng liderliğinde ideoloji yerine ekonomiye öncelik verildi, tarımda, dış ekonomik ilişkilerde ve kamu yönetiminde bir dizi köklü değişikliğe başlandı. Artık Çinliler için hayatın amacı, eşitliği sağlamak değil, para kazanmaktı. 1978'de nüfusun % 71'i tarım sektöründe çalışıyordu. Kırsal reformlar Çin'de yoksullukla savaşın en önemli silahı oldu. Bazı işletmelere üretim planlama ve pazarlama konusunda özerklikle başlayan sanayi reformu ve kırsal reformlar, refahı ve tüketici mallarına talebi artırdı. Çin'in 1978'de kabul ettiği Dört Modernizasyon Programı ile; Tarım, Sanayi, Bilim-Teknoloji ve Savunma alanlarının 1985'e kadar çağdaş koşullara kavuşturulması öngörüldü. 600 milyar dolarlık program Çin'i yabancı sermaye bulmaya yöneltti. Önce Japonya ile 60 milyar dolarlık bir Ticaret Antlaşması ve Barış ve Dostluk Antlaşması imzalandı. ABD ile de ekonomik iş birliği yapıldı. 
Ekonomik ve siyasi yumuşama başladı. Çin kapıları yabancı sermayeye açıldı, piyasa ekonomisi uygulanmaya başladı.
Burası ve sonrası hem Çin için, hem de dünya için önemli…
1980'lerde Çinlilerin yeni sloganı "zengin olmak güzeldir" idi.  Komünistlerin 30 yıl boyunca Çin'de yaratmaya çalıştıkları kimlik Deng tarafından yıkılmaya, başarısızlıkların hesabı komünizme kesilmeye başladı. 1988'de büyük iş gücü kapasitesinin, işgücü ağırlıklı sanayiden teknoloji ağırlıklı sanayiye geçmeye çalışan ülkelere sunulmasına karar verildi. Çin iş gücü ağırlıklı imalat sanayisini ülkesine çekecek, dışarıdan aldığı hammaddeyi kalabalık işçi ordusu sayesinde ucuza işleyecek ve ihraç edecekti. Bu karardan birkaç yıl sonra Hong Kong imalat sanayinin % 80'i Güney Çin'e taşındı ve ihracat merkezli yeni ekonominin temelleri kuruldu.
Çin'de bazı olumsuzluklar da politik gelişmelere yansıdı. İlk tepki 1989'da Tiananmen Meydanı'nda geldi. Protestocular farklı gruplardan geliyordu. Çin Komünist Parti hükümetinin siyasi yozlaşma içinde olduğunu ve baskıcı bir tutum takındığını düşünen aydınlardan, 1978’den bu yana ekonomik reformların fazla ileri gittiğini, enflasyonun ve işsizliğin arttığını düşünen işçilere ve üniversite öğrencisi sosyalistlere kadar değişen kesimlerden katılım oldu. Hükümetin dağılma çağrılarına protestocuların meydan okumasının ardından, Çin Komünist Partisi’nin içinde protestoculara karşı nasıl bir tutum takınılacağı konusunda ayrılık baş gösterdi. Sonunda sertlik yanlısı bakış açısı benimsendi ve taleplerin karşılanmasındansa gösterilerin bastırılması kararlaştırıldı. Tanklar kullanıldı, yüzlerce insan öldü ve yaralandı.
Rusya’da Gorbaçov önemli atılımlara imza atıyordu. "Eğer glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılanma) yoluna gidilmeyecek olursa, Sovyet rejimi ve Rusya ayakta kalamayacak" diyordu.
Komünizm şiddetle sarsılıyordu...
1989, Çin Komünist Partisi politikaları için önemli bir dönüm noktası oldu...
Deng 1990'da yaş haddinden dolayı yetkilerini devretmeye başladı. Hong Kong ve Tayvan'a yakın eyaletlerde oluşturulan dört serbest ekonomik bölgede denenen yabancı yatırım serbestisi ve vergi indirimi gibi uygulamalar başarılı olunca, 1993'e kadar ülkede 1800'ün üzerinde özel bölge oluştu.
1993'te Jiang Zemin üçüncü nesil yönetici olarak işbaşına geldi.
1994'te, işletmelerin tüm gelirlerini merkezde toplamak yerine, katma değer vergisi, işletme vergisi, gelir vergisi gibi vergi kalemleri tanımlanarak işletmelere karları üzerinde söz hakkı tanındı. Yerel yönetimlere devredilen bazı vergiler, bu yönetimleri ekonomik gelişme yolunda bağımsız adımlar atmaya yönlendirdi.
1997'de küçük ölçekli Kamu İktisadi Teşekküllerinin binlercesi özelleştirildi. Hong Kong İngiltere'den geri alındı.
20 yıl önce mutlak yoksulluk sınırı altında yaşayan 250 milyon insan 1998'de 42 milyona indi.
1999'da Macau Portekiz'den geri alındı.
Çin Halk Cumhuriyeti'nin, 2001 yılında batılıların isteğiyle Dünya Ticaret Örgütü'ne üye olması, Çin'i dış dünyaya daha da yaklaştırdı, birçok yasa ve düzenleme standartlaştırıldı, gümrük vergileri büyük ölçüde azaltıldı ve azaltma devam ediyor.
Çin’in devlet kapitalizmi kendine özgüydü. Stalinist sıkı siyasi kontrol sürüyordu, bilinen parlamenter demokrasi çok uzaktaydı. Devasa ve ucuz işgücü arzı, ekonomik altyapıya yapılan büyük yatırımların katkısıyla, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ortaya koyuyordu.
Üçüncü nesilden on yıl sonra, 2003'te seçilen Devlet Başkanı Hu Jintao dördüncü nesil oluyordu...
Bu nesil sayesinde Çin şahlandı. Ekonomik reformlar ve dışa açılma hızlandı. Büyük şehirlerde yeni gökdelenler ve iş merkezleri yapıldı. Merkezi otorite korunmaya çalışıldı. Kısacası Çin, komünizm ve liberal ekonomi kurallarını uygulayan "karma" bir yapıya kavuştu. Son 25 yılda fiyatlar üzerindeki devlet kontrolü aşamalı olarak kaldırıldı. Çin'de satılan malların % 95'inin fiyatı piyasa tarafından, % 4'ünün fiyatı devlet tarafından belirlenirken, %1'i devlet kontrolünde belli bir bantta dalgalandırılabiliyor.
2004'te iktisadi faaliyetlerde özel sektörün rolünü öne çıkaran ve özel mülkiyete gelişigüzel el konmasını engelleyen hükümler anayasaya eklendi. Çin dünya ticaret listesinde üçüncü sıraya yerleşirken, dış kaynaklı yabancı yatırımlar 60 milyar ABD Dolarına ulaştı. Dünyanın 500 büyük şirketinden 400'ünün Çin'de yatırımı vardı ve toplam yabancı yatırım 600 milyar doları aşmıştı.
2005'te özel şirketlerin altyapı, kamu hizmetleri ve finansal hizmetler gibi alanlara girmesini engelleyen düzenlemeler terk edildi. Şanghay dünyanın en büyük limanı özelliğini Rotterdam'dan aldı.
Büyük oranda küresel ticarete ve yatırım akışına dayalı Çin ekonomisinde ihracatın payı 1985’te yüzde 9,1 iken 2008’de yüzde 37,8’e çıkmıştı. Dış ticaret sektörü 80 milyon kişiyi istihdam etmekte ve bunların yüzde 35’i yabancı şirketlerde çalışmaktaydı. Çin Merkez Bankası 2008'de 1 trilyon 800 milyar dolar rezervi, Amerikan ekonomisinin teminat akçesi gibi muhafaza ediyordu. Bu rezerv, emperyalizmin kavramlarından 'finans kapital'di. ABD'ye yaptığı ihracattan gelen yıllık 91 milyar dolar ticaret fazlasının payı çok büyüktü.
Yani bir anlamda, ABD Çin'in ekonomik büyümesini finanse ediyordu…  
2008'de 4,7 trilyon dolar olan gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH), 2009 yılında 5,2 trilyon dolara 2012 yılında 8,3 trilyon dolara 9,3 trilyon dolara çıkıyor, Çin 2010 yılından sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi olurken, Japonya üçüncülüğe düşüyordu. Çin 2010’a kadar yıllık % 10 civarında büyüdü. Sonraki yıllar bu rakam % 7,5-7 bandına indi. Çin ekonomisindeki yavaşlamadan söz ediliyor artık. Ama 3,1 trilyon dolardan fazla döviz rezervi Çin’i dünyada söz sahibi yapmaktadır.
Çin ekonomisi uzun süredir 'küresel ekonominin lokomotifi' olarak anılıyor. Uluslararası Para Fonu (IMF), 2008 küresel krizine kadar yılda % 10,5 büyüyen dünyanın bu en kalabalık ülkesinin 2014 itibarıyla ABD'den daha büyük bir ekonomi haline geldiğini duyurdu. Küresel ihracatın yüzde 13'ünü gerçekleştirerek en yakın rakibi ABD'ye 700 milyar dolar fark attı. Çin'in satın alma gücü paritesi 2014'te 17,6 trilyon dolar ile ABD milli gelirini yüzde 1 oranında aştı. Ama kişi başına düşen milli gelir konusunda hâlâ ABD'nin gerisinde bulunuyor. ABD 17 trilyon dolara yaklaşan gayri safi yurt içi hasılasıyla dünya liderliğini sürdürüyor. Çin ise 10 trilyon dolarlık GSYH’si ile ABD’nin açık ara gerisinde bulunuyor.
Çin'in dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline gelmesi, ülkede yaşanan sorunların başta diğer Asya ülkeleri olmak üzere tüm dünyaya ihraç edilmesi anlamına geliyor. Çin’de bir finansal reform yaşanıyor. Borçları tamamen kendi parası cinsinden. Yatırımdan tüketime doğru bir dönüşüm içinde. Hizmet sektörü hızla büyümekte.
2007 yılından bu yana Politbüro daimi üyesi olan Şi Cinping, 2008 yılında Çin Devlet Başkan Yardımcılığı, 2013'te Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı görevine getirildi. Babası Mao ile beraber Çin Devrimi'ni örgütleyen kişilerden olduğu için “Prens” lakabıyla anılıyor. "Çin Rüyası" yani Çin milletinin büyük uyanışı, Şi Cinping döneminin siyasal söylemi oldu. Hu Jintao zamanında başlayan ABD ile Stratejik ve Ekonomik Diyalog devam ediyor. Şi Cinping, Vladimir Putin ile Batı'nın çıkarlarına karşı çıkabilecek şekilde, milliyetçilik tabanında güçlü bir işbirliği içinde görünüyor.
Çin 2040'ta dünyanın en büyük ekonomisi olmaya aday. Ama sorunları da büyüyor: nüfus artışı, rüşvet, yolsuzluk, Komünist Parti’ye güvenin azalması, işsizlik, çevre kirliliği...
Toparlamalıyım...
Çin, beş bin yıllık bir kültür ve uygarlık, iki bin yıllık İmparatorluk geleneği var. 18. yy.a kadar dünyadaki en büyük ekonomi. Yani, Çin'in bugün dünyanın yeni (ekonomik) süper gücü olarak ortaya çıkması ilk kez değil...
1912'de Saltanatın kaldırılıp, Cumhuriyete geçilmesi. Milliyetçilerin baskın olduğu, ama komünistlerin mücadeleyi bırakmadığı 37 yıllık dönem. 1949'dan Mao'nun ölümüne, 1976'ya kadar, 27 yıllık Mao Komünizmi dönemi. 1978'den 2016'ya kadar, ekonomik ilerlemeyi esas alan 38 yıllık devlet kapitalizmine dayalı reform dönemi...
Atatürk'ün 15 yıllık dönemini hatırlıyorum...
Dünya ekonomisinin 1970'lerde devletin yüküne ve sıkı kurallarına isyanı... Liberalizm, serbest piyasa ve özelleştirmenin öne çıkması, serbest ticaret uğruna dış ticaret açığının dahi savunulması... Soğuk Savaş'ın Batı lehine sonuçlanması... Büyüyen dünya ekonomisinde, Çin'in, genlerindeki özellikleri kullanarak, siyasi olarak komünizmi sürdürürken, ekonomik olarak kapitalizmin acımasız uygulamalarından liberalizmi seçerek ekonomik mucizeyi başarması...
Çin enerjide de süper güç oluyor, dünya kömür üretiminde bir numara, dünya petrol tüketiminde Amerika'dan sonra ikinci, doğal gazda, hidroelektrikte, nükleer enerjide öne çıkıyor. Askeri gücü geliştirme ve uzay yarışında da ABD'nin ve Rusya'nın ensesinde...
Bu gelişme, 1,3 milyar insana ve yaklaşık 56 azınlığa sahip Çin'in siyasal ve sosyal yapısını da etkiliyor. Ekonomik liberalizm ve gelişme siyasi liberalizme paralel değil. Çinliler daha fazla kazanıyor ama koşullar ağır. Orta sınıf, siyasi yetkiler de istiyor. Sivil toplum kuruluşları palazlanmaya başlıyor. Kutuplaşma artıyor, grevler, protestolar çoğalıyor. Çin Komünist (Kapitalist) Partisi'nin uygulamaları toplumun dayanma sınırlarına ulaşabilir. Gelecek on yılda kırılganlıklar ve çelişkiler sistemi sarsabilir. Önümüzdeki dönemde Çin'de ciddi bir yönetim sorunu yaşanabilir. Aslında, Çin Komünist Partisi, komünist ideolojiyle yönetimin mümkün olmadığını anladı. Yeni bir ideoloji arayışı var. Biraz Taoizm'e, biraz Budizm'e, biraz da milliyetçiliğe yöneliş var, yani komünizm ile sosyal demokrasi arasında bir ortayol aranıyor gibi...
Dış ilişkilere de kısaca bakmalıyım...
Çin, 1996'da Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan'la kurduğu Şanghay Beşlisini, 2001'de Özbekistan'ın da katılımıyla Şanghay İşbirliği Örgütü'ne dönüştürdü. Pakistan, Hindistan, Moğolistan ve İran'la birlikte Kuzey Kore gözlemci. Dünya nüfusunun yarısından fazlasının oluşturduğu bir pazar olabilir. Bölgede barış ve istikrar sağlamaya da çalışıyor. ABD bölgede Rusya, Çin ve Hindistan'ın etkisini dengeleyecek bir politika izliyor. Ama uzun vadede Asya konulu gerginlikler yaşanabilir.
Doğu Türkistan'a da değinmeliyim...
Çin, 1949'daki işgalden bu yana, tarihi Kaşgar şehrine sahip, uranyum, platin, altın, gümüş, kömür, doğalgaz ve petrol kaynağı Doğu Türkistan'daki Uygur Türkleri'ne zulmü sürdürüyor. Alanı Türkiye'nin iki katı, 1.660.001 km². Çinli nüfusu 300 binden 6 milyona çıktı. Çinliler, özerk Doğu Türkistan'a "kazanılmış topraklar" anlamına gelen "Xinjiang-Şincan" adını koydu ve kendi toprakları olarak tanımladı. 1982'de, kalkınmayı birinci, ideolojiyi ikinci plana alan "Çine özgü sosyalizm" tarzı ortaya çıktı ve Doğu Türkistan politikasında bazı düzelmeler oldu, ancak uzun sürmedi. 1989 Tiananmen ayaklanmasındaki olayları bahane ederek Doğu Türkistan'daki baskılar arttırıldı. 35 milyona varan Türk nüfusu, Çin resmi kaynaklarında 7,5 milyon gösterilmekte. Nükleer denemeler Doğu Türkistan'ın Lop Nor bölgesinde yapılıyor. Tarihi asimilasyon olayı yine gündemde. Bu konu uzun, ayrıca incelenebilir...
Pakistanlı düşünür Muhammed İkbal ile bitiriyorum: "Batı'nın bugün sahip çıktığı ve kendisini öne çıkaran değerleri biz ondan almaya kalktığımızda yaptığımız iş, o değerlerin esas sahipleri olan Müslüman ecdadımızın malını-mirasını geri almaktır. Bu yüzden biz, Batı'daki evrensel değerleri alırken aşağılık kompleksine düşmeye mecbur değiliz. O değerler, temelde bizim atalarımızın ürettiği ve Batı'ya kaptırdığı değerlerdir. Bu değerler Batı'dan geri alınmalı ve ardından da Batı'nın zulüm ve hegemonyasını yıkmak için kullanılmalıdır."
Sorulara geçeyim...
Çin, uygarlığın değerlerinin asıl sahibinin Doğu olduğunu ispatlayabilir mi?
Çin uygarlık, bilim ve kültürü nereden aldı? Pasifik Okyanusundaki daha eski bir uygarlıktan mı? M.Ö. 3.000'lerdeki Ön Türkler, Türkçe konuşan Turani kavimler efsane mi?
Doğu’dan Batı’ya yürüyen uygarlık, bilim ve kültür, önce Türkistan'dan, sonra İran'dan, en son da Anadolu'dan ve Endülüs'ten çok şeyler almadı mı?
Çin teknoloji yanında sanata, bilime, felsefeye, kültüre yönelebilecek mi? Yoksa güçlendikçe saldırganlaşacak ve sömürgeciliğe başlayacak, nüfuz alanlarını genişletecek mi? Son yıllarda yükselişe geçen Rusya ile işbirliği nereye kadar gidebilir?
Çin'de siyasal özgürlükler artırılınca, iç mücadeleler başlayacak mı? Merkezi otorite gevşerse dağılma başlayabilir mi? Asimile edilenler tekrar kendi benliklerine dönmek isteyebilir mi? Devletçilik tekrar ağır basabilir mi? Mao'ya dönüş olabilir mi?
Türkiye AB ve ABD’ye Şanghay Beşlisi ile gözdağı vermeye devam edecek mi?
Türkiye ve Çin daha sıkı işbirliği kurabilir mi?
Batı'nın kıskacındaki Türkiye, Doğu Türkistan'a yardım edebilir mi?
Çin dünya liderliğine hazır mı?
Batı tarzı bir demokrasi Çin'de mümkün mü?
Çin’de gelişmiş, gelişmekte olan ve geri kalmış insanlar arası ilişkiler nasıl gelişir?
Çin’de yaşlı nüfusun giderek artması nereye varacak? 
ABD Tayvan ile diplomatik ilişkiye geçerse Çin nasıl tepki verir?
Marx'ın, Engels'in, Lenin'in, Mao'nun kemikleri sızlıyor mu?

2 Aralık 2016 Cuma

Petro, Lenin, Gorbaçov, Putin (IV)


Petro, Lenin, Gorbaçov, Putin IV

                                                                                                                        Kasım 2016

Şaban Recai Öztürk

sabanreco@gmail.com

http://srecaio.blogspot.com

Putin dönemi

Rusya’nın ilk Devlet Başkanı Boris Yeltsin arka arkaya iki dönem bu görevi yürüttükten sonra, 31 Aralık 1999’da istifa etti ve Vladimir Putin Başkan Vekili oldu.

Putin uluslararası hukuk mezunuydu, ekonomi yüksek lisansı vardı. 1975’ten itibaren KGB‘de çalıştı. Sonra Leningrad üniversite yönetiminde görev aldı. 1990’da KGB’den ayrıldı ve Leningrad Belediye dış ilişkiler komitesi başkanı oldu. 1998’de FSB (Rusya Federal Güvenlik Servisi, yani KGB’nin yerini alan iç güvenlik teşkilatı) Direktörü oldu. Mart 1999’da Güvenlik Konseyi Sekreterliği’ne atandı. Ağustos 1999’da Yeltsin tarafından başbakan yapıldı. Yeltsin‘in 31 Aralık 1999’da istifa etmesinin ardından başkanlık koltuğuna vekil olarak geçti. Putin, Mart 2000 başkanlık seçimlerinde % 52,9 oy toplayarak, birinci turda devlet başkanı seçildi. Rakibi Komünist Partisi başkanı Zyuganov idi.

Siyah kuşak sahibi olan Putin genç yaştan beri Judo ile ilgilenmektedir.

Putin Devlet Başkanı olur olmaz, cumhuriyetler ve bölge valileri üzerindeki otoriteyi sağladı. Liberal ekonomik reformlara başladı, hiper enflasyonu durdurdu. Artan petrol fiyatları, bankacılık, çalışma ve özel mülkiyete geçişi kolaylaştırdı ve Yeltsin’in kaos yıllarını aştı. Özellikle 11 Eylül 2001 terörü sonrasında ABD’ye yakınlaştı.

Putin'in artan popülaritesinin asıl sebebi İkinci Çeçen Savaşı idi. 1991 ve 1992'de Kuzey Osetya ve İnguşetya'da savaş patlak vermiş ve Dağıstan ve Başkurdistan özerk bölgelerinde gerginlikler yaşanmıştı. Bir milyonluk nüfusuyla en geniş özerk bölgelerden Tataristan'da referandumda bağımsızlık lehinde % 62 oy toplanmıştı. En önemlisi de, Rusya 1999-2000 İkinci Çeçen Savaşı’nda isyancıları bastırmıştı.

2000de Rus Ortodoks Kilisesi de sahneye çıktı. Çar II. Nikola ile komünistlerce öldürülen diğer bin kişiyi kutsadı. Bu Rusya tarihinde önemli. Burada bir parantez açarak, kısaca “Moskova Patrikhanesi ve din” konusuna değinmek istiyorum.

Rus Ortodoks Kilisesi uzun yıllar Bizans'tan görevlendirilen Yunan metropolitlerce yönetilmiş. 1453 yılında Bizans imparatorluğunun çöküşüyle, Bizans kilisesi ve imparatorluğunun tüm fonksiyonları Moskova derebeyi ve Rus Ortodoks Kilisesi’ne geçiyor. 1589da Rus Ortodoks Kilisesi diğer Ortodoks Kiliselerinden bağımsızlığını ilan ediyor.

Rusya’da üstün ve hâkim inanç sistemi Ortodoksluk idi, ama asıl önemli olan, çarların Kilise’nin vasisi ve koruyucusu olarak kabul edilmesiydi. Devletin politik amaçlarına alet edilen Kilise, herhangi bir konuda çarın onayı ve bilgisi olmadan hiçbir karar alamazdı.

Ama Kilise çarların bu dayanılmaz baskısının intikamını geç te olsa aldı. Ortodoks tebaa üzerinde önemli etkisi bulunan Kilise Bolşevik Devrimi’nde tarafsız kaldı. Yetkileri konusunda anlaşmazlığa düştüğü Çar’a destek çıkmaması, rejimin kısa zaman zarfında çökmesini hızlandırdı.

Peki, bunun karşılığını alabildiler mi?

Tam tersi oldu…

Bolşevikler, dini sosyal hayattan silerek ve toplumda ateizmi yaygınlaştırarak Ortodoks Kilisesi’nin beklentilerini boşa çıkardılar. Çarların dokunmadığı mülkiyetlerine bile el koydular.

Ama savaş imdatlarına yetişir. 1941 de İkinci Dünya savaşının Sovyetler Birliği ne sıçramasıyla birlikte, devam edegelen devlet-Kilise çatışması hafifler. Kilise savaşın kutsallığına vurgu yapar. Rejimi destekler. Ama savaştan sonra bekledikleri ödül gelmez, yine eskiye dönülür.

1956 yılına gelindiğinde, Orta Doğu’da meydana gelen gelişmeler, Sovyetlerin bölgeye ilgisini artırır. Sovyet yönetimi, Rus Ortodoks Kilisesi’nin Doğu Ortodoks Kiliseleri üzerine yoğunlaşması konusunu gündeme getirir. Bu çerçevede Kruşçev’in onayıyla Kilise’nin dış politikada etkinleştirilmesine karar verilir. Ama bir ayrıntıya dikkat! Kilise dış politikada etkin bir biçimde kullanılacak, ancak içe yönelik faaliyetleri ise engellenecektir.

Buraya da dikkat gerekir. Savaştaki yumuşama, dış siyasal gelişmeler Kilise ile ilişkilere yansıyor. Sonuçta, dinin siyasete alet edilmesi ateist komünistler tarafından da ihmal edilmiyor. Sanki sürekli yedekte bekletilen bir oyuncu gibidir Kilise. Beğenilmeyen yetenekleri bir gün gelir işe yarar diye, takımdan temelli atılan oyuncu olamaz.

Kilise de yamandır. Sanki küllerinden yeniden doğmaya hazırlanmaktadır. Onca baskı ve yıldırma politikasına rağmen, Brejnev döneminde din hâlâ ayaktadır ve tırmanışa geçer.

Gorbaçov döneminde, Yeniden Yapılanma (Perestroyka) adı altında bir demokratikleşme projesi uygulanır. Rus Ortodoks Kilisesi, 1988 yılında kutlamayı planladığı Hıristiyanlığın kabulünün milenyum etkinliklerini gündeme getirerek Gorbaçov’un onayını almayı başarır. Stalin’den sonra ilk kez Rus Ortodoks Kilisesinin yönetim kadrosu ülke lideriyle bir araya gelmeyi başarır. Gorbaçov, hükümetin yeni bir vicdan hürriyeti kararnamesi üzerinde çalıştığını ve bundan böyle inananların kendi inançlarını özgürce ifade edebilecekleri bir ortamın sağlanacağını beyan eder.

En büyük engel 2000 yılında aşılır. Rus Ortodoks Büyük Kilise Konseyi, Çar İkinci Nikola’yı, ailesini, binlerce Stalin terörü kurbanlarını kutsadığı zaman. Sovyetler döneminde can çekişen Ortodoks Kilisesi, ülke çapında cemaatler kurarak önemli bir güç haline gelir. Kilise Batı kökenli demokrasiye, insan haklarına ve çoğulculuğa karşı şüpheyle yaklaşırken, kendine en ünlü yandaş olarak Putin’i buluyordu.

İkisinin de karşılıklı çıkarları vardı…

Putin Rusya’daki Müslümanlar konusunda da benzer yaklaşımı sergiliyordu. Rusya bir Avrupa ülkesinden daha fazla Müslümana sahipti. 2010 sayımında, 144 milyon nüfusun yüzde 10’u yani 14,5 milyon Müslüman’dı. Rusya’nın genel nüfusu düşerken Müslüman nüfusu artıyor. Birçok Müslüman topluluğun geçmişi bu topraklarda Ruslardan öncesine dayanıyordu. Kafkasların haricinde Rusya’da Müslümanların yoğunlaştığı iki bölge daha var. Birincisi işçi göçüyle 2 milyonu bulan Moskova, diğeri İslam’ın eski burçlarından Başkırdistan ve Tataristan. Dünyanın en kuzeyindeki Müslüman ileri karakolu veya Euro-İslam” terimi kullanılıyor. Rus milliyetçiliği İslam’a Batı karşıtı bir müttefik gözüyle bakıyor, İslam’a tolerans gösteriyor.

Rusya ve İslam arasındaki en büyük çatışma olarak görülen Çeçenistan’ın bağımsızlık savaşıyla ilgisi yok. Dünya Müslümanları için sorunlu bölgeler, İslam’ın saldırıya uğradığı Filistin, Bosna ve Keşmir olarak sıralanıyor. Ama Çeçenistan’a baskı ve bölgedeki şiddet, Rusya’nın Müslüman ülkelerle ilişkilerini geliştirme çabalarında sorun çıkarıyor. Rusya’nın çoğu yerinde İslam’ın geleceği üzerine farklı bir tartışma var. Herkes Putin’den başka hiçbir başkanın yönetimi altında yaşamak istemediğini söylüyordu.

Birleşmiş Milletler, Rusya’nın 2007’de 140 milyon olan nüfusunun 2050 yılına kadar üçte bir oranında azalarak 95 milyona düşeceğini tahmin ediyor. Etnik Ruslar arasında doğum oranı düşerken Müslümanlarda bunun tam aksi görülüyor. Dolayısıyla önümüzdeki 40-50 yıl içinde Rusya’da Müslümanların çoğunlukta olması ciddi bir ihtimal.

Putin’e dönüyorum.

2002’de önemli bir siyasal ve askeri atılım yaptı. Rusya Federasyonu, Ermenistan, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan arasında Ortak Güvenlik Anlaşması Teşkilatı (CSTO, Collective Security Treaty Organization) kuruldu. NATO gibi askeri bir teşkilatlanma denebilir.

Putin, “SSCB’nin yıkılmasından bu yana toplumu etkisi altına alan ve rahatsız eden “ulusal aşağılık kompleksi” ile mücadeleye girişti. “Büyük Rusya” yeniden kurulacaktı. İdari yapıyı yeniden yapılandırdı, özerk cumhuriyetlerin ayrıcalıklarına son verdi, onları Moskova’nın sıkı kontrolü altına aldı. Siyasi alanda da gücü tek elde topladı, kendisine karşı çıkan oligarklara savaş açtı. Bir zamanlar herkesin eşit derecede fakir olduğu Rusya’da, kısa sürede büyük servetler toplayan zenginler, yani oligarklar 90’lı yılların ortalarından itibaren Yeltsin dönemi ile altın çağlarını yaşamışlardı. Zenginliklerini arttırmışlar ve Kremlin ile hükümet politikaları arasında hep belirleyici bir konumda olmuşlardı. Putin, Oligarkların politik güçlerini aldıkları medya patronlarının da üzerine gitti, onlarla iktidarı paylaşması mümkün değildi.

Bu nasıl olmuştu?

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, Rusya kapalı ekonomiden piyasa ekonomisine geçiş yapmış, mülkiyet haklarını yeniden düzenlemiş, birçok kamu kuruluşu özelleştirilmişti. Bu sert geçiş Rus ekonomisinin küresel çapta güçlü ekonomiler karşısında fazla kırılgan olmasına yol açıyordu. 90’lı yılların ortalarında artan özelleştirmeler zengin bir sınıf ortaya çıkarmış, fakat bu zenginlik halka yansımamıştı.

Putin ne yaptı peki?

Önce ekonomik ve mali alanda değişiklikler yaptı. Vergilerde % 13 indirim yaptı ve vergi sistemini düzene oturttu. Maaşların düzenli ödenmesini sağladı. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden itibaren Rusya ilk kez bütçe fazlası verdi ve dış borçlarını ödemeye başladı. Ekonominin iyiye gitmesi ve halkın refahının artması Putin’e desteğin yükselmesini sağladı. Putin Rus ekonomisini yaklaşık 8 kat güçlendirdi, makroekonomik göstergeler 3 kat büyüdü. Milli gelir 250 milyar dolardan 600 milyar dolara yükseldi. Rusya Çar’ları Putin e borçlanıyordu.

Bunun sonucu, Putin 2004te % 71,3 oyla tekrar başkan seçildi. Putin, dış politikada pragmatizme ağırlık verdi. Siyah ve beyazdan çok gri tonları öne çıkardı. Batı ile ilişkiler dengeli bir şekilde yürütülmeye çalışılırken, Yeltsin döneminde ikinci plana itilen Doğu ile ilişkiler üst düzeye çıkarıldı. Bunda enerji politikalarının payı da büyüktü. Ekonomide piyasa ekonomisinden karma ekonomiye geçilmesi de onun eseri oldu.

Putin’in merkezileşme adına yaptığı uygulamalar, demokratik olmadığı için eleştirilmişti. Oligarklara yönelik uygulamaları, özel radyo ve televizyonları devlete bağlaması, dergileri kapattırması, Sivil Toplum Kuruluşlarına (STK) yönelik yaptırımları, toplumu militarize etmesi, seçim yasasını değiştirerek kendisine ve partisine üstünlük sağlaması eleştirilerin daha da artmasına neden olmuştu.

Putin’in ikinci döneminde toplum ve ekonomi çağdaşlaştı. Buna karşılık güç merkezileşti ve çoğulculuk azaldı. Putin, Rusya’yı daha güçlü fakat daha az demokratik bir duruma getirdi.

Ama haksız mıydı?

Rusya Batı’nın uygulamalarına açık hale geliyordu. ABD, Rusya’ya öncülük ediyordu, IMF çözüm önerileri sunuyordu. Ama bunlar iyileşme sağlamıyordu. Kültürel ve düşünsel alanda dayatılan Amerikan egemenliği, ulusal kimliğin parçalanmasına kadar dayanıyordu. Batı ve piyasada hile yapan vurguncu Soros tarafından finanse edilen yüzlerce STK, vakıf kurulmuştu. Çevre ülkelerde yaşanan devrimlerde STK’ların oynadığı güçlü rolü gören Putin, Batılı servisler tarafından desteklenen bazı demokrasi örgütlerini kapatmak için yeni düzenlemeler yapmıştı. Yeni çıkartılan kanunla STK’ların yabancı vakıflardan para alması imkânsız hale gelmiş, böylece çoğu STK kapanmak zorunda kalmıştı.

Putin, çevre ülkelerde yaşanan “Renkli Devrim” tehlikesinin Rusya’ya sirayet etmesini önlemeliydi. Sokakların muhalefetin egemenliğine girmesini engelleyecek Nashi gençlik örgütünü kurdu. Bu kamplarda gençler eğitiliyor, olası darbelere karşı savunma yöntemleri öğretiliyor, milliyetçiliği destekleyecek açıklamalar yapılıyordu.

AGİT ve Avrupa Konseyi Parlamenterleri seçimlerin adil olmadığını ve taahhütlere ve standartlara uymadığını belirttiyse de, 2007de Duma ve 2008de Cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. Birleşik Rusya Partisi % 70.28 oy aldı. Adil Rusya ve Liberal Demokratik Parti hükümet yanlısı iken, muhalefet yapan tek parti Komünist Parti oldu. Birleşik Rusya Partisi adayı, Putin’in desteklediği Dimitri Medvedev Cumhurbaşkanı seçildi ve Putin’i Başbakan atadı.

Medvedev, Putin’in politikalarını devam ettireceğini söylese de, aksine demokratikleşmeyi, adaleti ve şeffaflığı sağlayacak uygulamalara gitti. Medvedev, ilk iki yılda Kremlin’deki birçok bürokratı görevden aldı ve adil yargılama için hukuk sisteminde büyük bir reform yaptı. Sadece petrole ve doğalgaza bağlı kalınmadan teknolojik ürünler üretilmesi gerektiğini söyledi. 2009 yılında Amerika’da Silikon Vadisi’ni ziyaret etti ve Skolkovo’da bir Rus Silikon Vadisi yapımını başlattı.

Rusya, 2008’de, ABD ve NATO’nun El-Kaide yanında asıl düşman olarak Rusya’yı gördüğünü ifade etti. Varşova Paktı eski üyelerinin NATO’ya ve AB’ye alınmasını, Ukrayna ile Gürcistan'ın da NATO üyesi yapılmak istenmesini, ABD'nin Ukrayna'ya savaş gemisi armağan etmeye hazırlanmasını, Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde "Füze kalkanı" sistemleri kurulmasını kuşatma stratejileri olarak görüyordu.

Rusya 2008 yılında, Osetya’da bulunan Rus Barış Gücü askerlerinin öldürüldüğü gerekçesiyle Gürcistan’a müdahale etti. Aslında Gürcistan’ın NATO’ya girmesini istemiyordu. Müdahale bittiğinde Güney Osetya ve Abhazya bağımsızlığını ilan etti, Rusya Federasyonu da bunu resmi olarak tanıdı.

Rusya bu dönemde yönünü doğuya çevirerek, İran’ın çabalarıyla İslam Konferansı Örgütü’ne gözlemci ülke statüsünde katıldı. Böylece Müslümanlar arasında artmaya başlayan Amerika karşıtlığından faydalanmak istiyordu.

2008 yılında önemli bir olay daha oldu. Dünyayı etkileyen mali kriz, Rusya’yı da etkiledi. Petrol fiyatları düştü ve Rus ekonomisi büyük oranda zarar gördü. Önceki dönemde petrol fiyatlarının yüksek seyretmesi ve ekonominin iyi düzeyde olması, hataların görülmesini engellemişti. “Düşük emek verimliliği, yetersiz altyapı, enerji kullanımında verimsizlik, yüksek kaynak bağımlılığı ve artan kamu harcamalarının, Rusya ekonomisinde global kriz öncesinde bazı sektörlerde daralmaya sebep olduğu anlaşılmıştı. 2009 yılının ortalarına gelindiğinde krizin etkileri tüm dünyada olduğu gibi Rusya’da da silinmeye başlamıştı.

Putin, başbakanlığı süresince her ne kadar iç ilişkililere ilgisini arttırmış olsa da dış ilişkilere devlet başkanlığı döneminden daha uzak kalmıştı. Buna rağmen, Mart 2012’de %63,6 oranında oy alarak üçüncü kez Rusya devlet başkanı oldu. Medvedev döneminde yapılan anayasa değişikliği ile iki kez üst üste altışar yıl daha devlet başkanlığı yapma hakkına sahip oldu.

Putin’in “Kremlin’den ayrıldığı 2008 yılından sonra sadece dünya değil, Rusya ve Rus halkı da çok değişmişti. Güçlenen orta sınıfın gündeminde artık daha fazla demokrasi ve Batılı ülkelerde olduğu gibi modern, çağdaş bir ülkede yaşamak vardı. Lüks ürünleri alma zevkine alışmış şehirli orta sınıf, siyaset gibi hayatın diğer alanlarında da niteliksel değişimlerin arayışında olmaya başlamıştı.

Putin, başkanlık koltuğuna oturmadan önce, savunma harcamalarının arttırılmasını ve silahlı kuvvetlerin modernizasyonunu istedi. Uluslararası alanda ‘güçlü ordu, güçlü Rusya’ tablosu istiyordu. Bölgesinde daha güçlü olabilmek adına giriştiği askeri harekâtlar ve Kırım’ın Rusya’ya katılması, Rusya’nın Batı’nın ekonomik yaptırımlarıyla karşı karşıya kalmasına neden oldu. Avrupa ülkelerinin kendi ekonomilerini de etkilemesine rağmen uyguladıkları bu yaptırımlar ve petrol fiyatlarındaki aşırı düşüş, Rus ekonomisini kötü yönde etkiledi. Lakin ekonomik sorunların savunma alanına yapılan yatırımlar engellemeyeceği vurgulandı.

2012 yılında Ortadoğu’da Arap Baharı yaşanıyordu. Rusya’nın Ortadoğu politikasındaki hedefi: ABD’nin bölgedeki hâkimiyetinin azaltılması, Ortadoğu devletlerine silah satışı ve ucuz Ortadoğu petrol rezervlerine yatırım yaparak yeni ortaklıklar oluşturulmasıdır. Bu dönemde Rusya, Irak ile olan ilişkilerini tekrar canlandırmış ve Irak’la büyük çaplı silah anlaşması imzalamıştır. Suriye’de yaşanan iç karışıklıklarda, bölgede istikrarsız bir Suriye istemedikleri için, Irak’la birlikte Beşar Esad’a destek vermiştir. Lakin Esad sonrası dönemde bölgedeki rolünü kaybetmeyi istemediği için muhalif gruplarla da ilişkisini kesmemiştir. Rusya, Suriye politikasında Çin’in çok büyük desteğini almıştır. İlişkileri oldukça ilerleyen Rusya ve Çin, ABD karşısında ortak hareket etmişlerdir. Ekonomik işbirlikleri, stratejik ortaklıklar oluşturmuşlar ve ikili ticaret anlaşmaları imzalamışlardır.

Putin’in üçüncü döneminde, ABD ve AB ile ilişkilerinin iyi olduğu söylenemez. Ukrayna krizi ve 2014’te Kırım’ın Rusya’ya katılması sonucu ABD ve AB’nin ekonomik yaptırımları, ilişkileri iyice geriletti. Batı karşıtı politikalar izleyen Rusya, yakın çevre ülkeleri ile ilişkilerini ilerletti ve 2014’te Belarus ve Kazakistan ile birlikte Avrasya Ekonomik Birliği’ni kurdu.

2015 yılında Rusya, Suriye’de hava operasyonları düzenlemeye başladı. Hedefinin IŞİD olduğunu söyleyen Rusya, Suriye devlet başkanı Beşar Esad’ın devrilmesini istemiyor. Bu hava operasyonları, Rusya’nın Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana sınırları dışında düzenlediği ilk askeri operasyon oldu. Rusya’nın IŞİD kamplarını değil Esad karşıtı muhalif grupları da vurması, Rusya’yı ABD ile karşı karşıya getirdi.

Bu dönemde Türkiye ile Ortadoğu politikalarında karşı karşıya gelse dahi, ekonomik ilişkileri iyi oldu. Lakin Rusya’nın hava operasyonlarıyla bölgedeki Türkmenleri vurması ve Esad rejimini desteklemesi, ilişkileri gerdi. 24 Kasım 2015 tarihinde Türkiye’nin, hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçağını düşürmesi, ilişkilerin asgariye indirilmesine sebep oldu ve iki ülke arasında karşılıklı ticari, ekonomik yaptırımlar uygulandı.

Bir not daha…

Özelleştirmeden zengin olan birinci nesil oligarklar gibi, şimdi de kamulaştırmadan zengin olan ikinci nesil oligarklar ortaya çıkıyor. KGB kökenli Rus milyarder Aleksandr Lebedev gibi…

2012’de 6 yıllığına 3. kez başkan seçilen Putin, 2018’de tekrar seçildi, 2024’e kadar Kremlin’de kalabilir. Putin ile Rusya’nın “süper güç” rolüne geri döndüğünü söyleyebilirim.

Kapatmadan önce Şangay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) hakkında da birkaç paragraf eklemeliyim...

ŞİÖ üye ülkelerin sınır güvenliğini sağlamak, bölgeye yönelik terör, ayrılıkçılık ve aşırılıklarla mücadele etmek, üyeler arasında ekonomik ve kültürel işbirliğini gerçekleştirmeyi amaçlıyor. Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan ile Haziran 2017'de tam üye olacakHindistan ve Pakistan'ın işbirliğini kapsıyor. Afganistan, Belarus, İran ve Moğolistan Gözlemci Ülkelerdir, Ermenistan, Azerbaycan, Kamboçya, Nepal, Sri Lanka ve Türkiye Diyalog Ortakları, Türkmenistan da Konuk Katılımcı statüsünde toplantılara katılıyor. ŞİÖ’nün etkisi Güney Asya ve Orta Doğu’ya kadar uzanıyor. Batı dünyası Rusya’yı daha ziyade enerji tedarikçisi ya da bir “petrol istasyonu” olarak kabul etmekteydi. Fakat Rusya ŞİÖ sayesinde, en azından bölgesel düzlemde ABD önderliğindeki Batı’ya karşı koyabilecek, hatta alternatif olabilecek bir güç merkezi olma gayretinde. Üye ve gözlemci ülkelerin nüfusu üç milyarı aştı, örgütün kararları dünyayı etkiliyor. NATO karşısında Varşova Paktını andıran bir yapıya dönüşüyor.

Diğer ülkeler için de ŞİÖ büyük önem arz ediyor. Çin’in ve Hindistan’ın enerji kaynaklarına olan ihtiyaçları artmakta, Rusya ile Kazakistan ise enerji kaynaklarının yüzde 90’ını Batı’ya ihraç etmekte. Bu enerji naklinin yönünü değiştirebilecek ortak proje ve yatırımlar için ŞİÖ uygun bir zemin teşkil etmektedir.

Orta Asya ülkeleri için ŞİÖ’nün en önemli yönü, kendilerini ve rejimlerini renkli devrimlerden korumasıdır. Yeni üyelik talepleri, ŞİÖ ülkelerinin askerî ve ekonomik işbirliği, bölgenin diğer ülkelerine de cazip geldiğini gösteriyor. Hindistan ile Pakistan ŞİÖ çerçevesinde yakınlaşabilir ve Keşmir sorununun çözümü konusunda adımlar atabilir. Pakistan sadece ABD’ye bel bağlamanın doğru olmadığını ve komşu ülkelerle de iş birliğine gidilmesinin önemini anlamış görünüyor.

Rusya, ŞİÖ’yü NATO’nun genişlemesine karşı kullanmak istemektedir. BM, AB, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN), Bağımsız Ülkeler Topluluğu (CIS) ve İslam İşbirliği Örgütü ile ilişkiler kuruldu...

2015'te örgütün toplam Gayrı Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) 12 trilyon 826 milyar dolardır. Bu ABD ve Euro bölgesinden sonra dünyanın üçüncü büyük GSYH'sı demektir. Çin'in bu toplamda yüzde 87'lik payı bulunuyor. 2015'te Türkiye'nin Şangay İşbirliği Örgütü'ne toplam ihracatı 144 ithalatı ise 207 milyar dolardır. Bu Türkiye'nin toplam ihracatının yüzde 7,3'ünü, toplam ithalatının yüzde 25,8'ini oluşturuyor…

ŞİÖ çerçevesinde ABD’ye karşı işbirliği yapan Rusya ile Çin liderlik için çekişiyor. İki gücün uzun vadede çıkar çatışmasına dönüşmesi ihtimali, örgütün etkinliğini artırmasının önündeki en önemli engellerden biridir. Türkiye’nin de gözlemci statüde dahi olsa ŞİÖ’ye girmesi gerektiği yönündeki fikirlerin son zamanlarda güçlendiği görülmektedir. Rusya ve Çin, Türkiye’nin üyeliğini destekliyor. Ancak, ŞİÖ’nün kuruluş amacına, yapısına ve faaliyetlerine bakarsak, ŞİÖ’nün Türkiye için bir alternatif olması tartışmalıdır. Her şeye rağmen ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiki olarak algılanan, NATO üyesi Türkiye’yi bünyeye almaları örgütün kuruluş felsefesine aykırıdır. Orta Asya’da etkinliklerini artırmak isteyen Rusya ve Çin’in, Orta Asya’yla güçlü tarihî ve kültürel bağları olan Türkiye’yi aralarına almaları, pastanın üçe bölünmesi anlamına gelecektir.

Rusya tarihinin “Uygarlıklar Çatışması, Yeni BOP, İkinci Soğuk Savaş, Çok Kutuplu Dünya Düzeni, Tek Dünya Devleti, Kapitalizmin İkinci Büyük Krizi” boyutlarında Türkiye için özel anlamı var. Ama şurası önemli: ABD yağmurundan kaçarken, Rus dolusuna tutulmak olmaz. Türkiye’nin hiçbir etki alanına girmemesi gerek.

Satranç oyununu sürdürmeliyiz...

Rusya alternatif görülebilir, ama tek çare olması tehlikeli...

Kayıtsız şartsız bir teslimiyet politikası, milli çıkarları gözetememek, milli hedefleri ve milli stratejiyi belirleyememek sürekli sakat taraflarımız...

İğneyi kendimize batıralım...