Wikipedia

Arama sonuçları

28 Kasım 2016 Pazartesi

Petro, Lenin, Gorbaçov, Putin (I)


Petro, Lenin, Gorbaçov, Putin I

                                                                                            Kasım 2016

Şaban Recai Öztürk 
sabanreco@gmail.com 

Kısa tarihi

Rusya'nın bilinen tarihi 400lerde batıdan Rusya topraklarına giren Slav kabileleriyle başlıyor. Bu yıllarda Ruslar gölgededir. Karadeniz’in kuzeyine egemen olan birçok Türk devleti vardır sahnede…
428- 470 arasında Hollanda ve Danimarka’ya kadar uzanan Avrupa’daki ilk Türk Devleti Batı Hun İmparatorluğu gibi...
468-965 arasında Batı Göktürklerin devamı olan ve yöneticileri Musevi dinini kabul eden Hazar Türkleri gibi...
552- 803 arasında Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyinde devlet kuran Avarlar gibi...
670te Hazar Denizi ile Tuna arasında yerleşen Bulgar Türklerinin kurduğu Volga Bulgarları’nı görüyoruz. Kazan yakınlarındaki Bulgar şehrini başkent yapmışlar. 921de İslâmiyeti kabul ediyorlar. 1237de Moğolların hâkimiyetine giriyor, Altınordu Devleti kurulduktan sonra, Bulgar Hanlığı adıyla bir eyalet oluyor. Daha sonra Kazan Hanlığına dâhil ediliyor ve 1552de Rus egemenliğine giriyorlar...
Bitmedi. 900’ler-1091 arasında Hazarlarla ve Macarlarla savaşan, Ruslara yardım eden, Don, Dinyeper ve Tuna vadilerine egemen olan Peçenekler yükseliyor...
Peçenekleri bozguna uğratan Kıpçaklar (Kumanlar, Polovestler) da var sırada...
Çöllerden çıkıp soğuk bozkırlara ve dağlara gelen İslam dini de bölgeyle ilgili. 641de İran’dan sonra Güney Kafkasya’ya ulaşıyor. 737de Hazar İmparatorluğu’na bağlı Kuzey Kafkasya, Emevi İmparatorluğu’nun bir parçası haline geliyor.
İlk Rus devleti 862de İskandinavyalılar tarafından Novgorod’ta kurulmuş. Yani bölgeye geldikten dört asır sonra… 20 yıl sonra başkent 882’de Ukrayna Kiev’e taşınmış.
Ruslar Bizans’ın başkenti Konstantinopolis’i (İstanbul’u) ilk kez 907de kuşatıyor.
İslam bölgede genişlemeye devam ediyor, 922de Sibirya’ya, Rusya’nın kuzeyine ve doğusuna yayılıyor. Hıristiyanlık ise ilk defa 957de Rus hükümdarı Olga tarafından kabul edilmiş, Birinci Vladimir 989da resmi din olarak Doğu Ortodoksluğuna girmiş. Böylece bölgede Bizans kültürü egemen oluyor.
1169da başkenti Moskova yakınlarına taşımışlar.
Rusya’ya, Moğolların kuzey krallığı olarak 1242de kurulan ve zamanla Türkleşen Altınordu İmparatorluğu egemen olmuş. Moğolların ve İslamın Rus siyaseti üzerindeki biraz etkisi olmuş ama kültür, din ve sosyal etkisi ciddi değil.
1271de Moskova başkent olmuş.  
1380de toparlanıyorlar. Dimitri Donskoi Tatarları yenerek Moskova Büyük Dükü ünvanını almış.
1395te Timur’un dev Altınordu İmparatorluğu’na vurduğu ağır darbe, Rusya’nın güçlenmesine hız kazandırıyor. Ama Altınordu İmparatorluğu içinden çıkan bağımsız İslam Hanlıkları, günümüz Rusya’sının neredeyse tüm bölgelerini egemenliklerine alıyor. Osmanlı ile ilişkiler başlıyor. 1453te Bizans’a son veren Fatih Sultan Mehmet, Kırım Hanlığını imtiyazlı beylik halinde Osmanlı Devletine bağlayıp, vergi yerine her yaz Ruslar üzerine akınlarla görevlendirmiş.
Bu yıllarda Üçüncü (Büyük) Ivan (1462-1505) çevre ülkelerini ilhak ederek Rusya’yı güçlendiriyor. Roma ve Konstantinopolis’e ilave olarak Moskova “Üçüncü Roma” olarak nitelenmiş. Moskova prenslikleri ve büyük dükleri yönetimindeki Rusya, 1480de Altınordu Hanlıklarının egemenliğinden kurtulmuş. Türk ve Müslüman Hanlıklar 1500lerde Ruslar tarafından ortadan kaldırılıncaya kadar, İslam Rusya’da çoğunlukta olmuş. Fakat Papalığın kardinal ve papaz heyetleri Rusları Türklere karşı kışkırtınca, Rus Knezlikleri birleşip Çarlık dönemi başlamış. Rus çarları kendilerini Bizans’ın varisi saymışlar.
Volga-Ural bölgesi Rusların eline geçen ilk bölge. Korkunç İvan (Dördüncü İvan) ilk çar olarak, 1552de, bölgedeki en güçlü devlet Kazan Hanlığı’nı (Tataristan) yenmiş ve Volga bölgesi ile Hazar Denizi’nin yolları Ruslara açılmış. 1553’te Sibirya’yı işgal başlamış. 1556'da Astrahan Hanlığı Moskova'ya bağlanmış. Ama Kırım Hanlığına karşı başarılı olamamışlar. Sonra batıya dönmüşler, Baltık Denizine ağırlık vererek Litvanya’ya girmişler. İsveç ve Polonya ile savaşta önceleri başarılı olmuş ama sonra yenilmişler.
Korkunç İvan iç karışıklar üzerine baskıcı bir politika ile muhaliflerini öldürmüş. Ama bu arada Rus ekonomisi ağır bir darbe almış. Korkunç İvan'ın ölümünden sonra iç karışıklıklarla Rus Çarlığı yıkılmanın eşiğine geliyor. İşe İsveç ve Polonya'nın da karışmasıyla iktidar boşluğu ortaya çıkıyor.
1589da Rus Ortodoks Kilisesi diğer Ortodoks Kiliselerinden bağımsızlığını ilan etmiş.

Romanov Hanedanı

Bolşevik Devrimi’ne kadar Rusya tarihine imza atan Romanovlar adlarını Roman Yurev'den (ö. 1543) alır.
Osmanlı gibi…
Polonya’nın Rusya'yı işgali sırasında Romanov ailesinden Mihail Fyodoroviç 1613te çar seçiliyor ve 1917’ye kadar sürecek 304 yılık hanedan başlıyor.
Zor ve sancılı bir süreç aşılmaya çalışılıyor…
Şimdi Rusya’nın yakın tarihine geçiyorum…
Büyük toprak kaybına rağmen İsveç (1617) ve Polonya ile (1618) barış yapıldı. Rusya bütün Avrupa'yı sarsan Otuz Yıl Savaşları’nın dışında kaldı.
Ruslar 1667'de Kiev'i ele geçirdikten on yıl sonra Kırım Hanlığı ile Ukrayna arasındaki topraklara saldırınca İlk Osmanlı-Rus savaşı başladı. Osmanlı ordusu 1677-1678 Çehrin Seferinde Rusları ve yardımcısı Lehlileri yendi. Moskova elçilerinin bir daha Osmanlı ve Kırım topraklarına saldırmayacaklarına yeminle söz verip bir antlaşma imzaladığı Kırım Hanı, Edirne'de sefer hazırlığı yapan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’yı ikna ederek Bahçesaray Barışı adıyla anılan ilk Osmanlı-Rus Antlaşmasını imzalattı (11 Şubat 1681).
Merzifonlu Paşa burada belki de hem tarihi, hem de kendi yazgısını değiştirebilecek bir fırsatı kaçırdı bana göre…
1683 İkinci Viyana bozgunu Avrupa’nın Osmanlılara karşı savunma durumunun sonu oldu ve Doğu Sorunu, Eastern Question ya da Şark Meselesi”nin birinci kısmı bitti. Rusların beklediği büyük fırsat çıktı. Papalık-Avusturya-Venedik-Lehistan (Polonya) gibi Akdeniz'den Baltık'a yayılan Katolik devletlerin Osmanlı aleyhine kurduğu Kutsal Birlik’e, 1686da Ortodoks Rusya da katıldı. Başında Papa olan birlik Türkler’e karşı tüm Hristiyan devletleri harekete geçirmeye çalışacaktı. Rusya’yı bir dünya gücü yapacaklarının farkında değillerdi.
Yeni bir Haçlı Seferi’ydi bu…
Bu dönemde, Rusya ilk imparator Büyük (Deli) Petro'nun (1689-1725) gayretleriyle kuvvetlendi. Petro modern Avrupa gücünü yarattı; Batı kültürünü yerleştirdi, Miladî Takvim’i kabul etti, Rus alfabesini eski Slavcadan bugünkü şekline kavuşturdu, orduyu Avrupa standartlarına göre düzenledi, Kiliseyi Çar’a, devlete bağladı, eğitimi çağdaşlaştırdı, yeni başkent Petersburg’u (Petrograd, Leningrad) inşa etti. Osetya-Alanya'nın başkentine verilen "isim" olan Vladikavkaz (Kafkas'a hükmet) ilkesini koydu.
Vladivostok (Doğuya hükmet) gibi...
Kutsal Birlik devletlerinin Osmanlı ile savaşından cesaret alan Çar Petro 1695te, Sibirya'dan gelen tarihi kürk ticaret yolunun Karadeniz, Akdeniz ve Avrupa’ya sevk merkezi zayıf Azak Kalesine saldırarak ele geçirdi. Türk gölü olan Karadeniz'de Ruslara bir pencere açıldı. Ancak, Azak Denizinin, Karadeniz'e açılan boğazdaki Kerç Liman Kalesi Osmanlının elinde olduğundan, Rus donanması Karadeniz'e çıkamıyordu. 1699 Karlofça Antlaşmasından sonra, Osmanlı Devletiyle savaşı göze alamayan Rusya, 1700'de imzalanan İstanbul Antlaşmasıyla barışa razı oldu. Antlaşmayla Azak Kalesi ve çevresi Ruslara bırakıldı. Ruslar İstanbul’da daimî bir elçilik bulundurmaya başladı.
Avrupa gezisinde Osmanlılara karşı yeni bir ittifak girişiminden netice alamayan Deli Petro, Karadeniz yerine Baltık Denizine yöneldi ve İsveç'le Büyük Kuzey Savaşını başlattı (1700-1721). Başlangıçta Ruslar mağlup oldu ise de Poltava’da (1709) savaş Rusların lehine döndü. Bu arada Rusların Osmanlı hududuna da tecavüzü üzerine, 1711de Osmanlı Rusya'ya sefer düzenledi ve Prut Irmağı boyunda Ruslar mağlup oldu. Rus ordusu antlaşma isteğinin kabulüyle imhadan kurtuldu. Azak Kalesi ve çevresi Osmanlılara geri verildi ve aşağı Özü boyundaki Rus kaleleri yıktırıldı.
Ruslar ikinci kez kefeni yırttılar…
Deli Petro'nun kızı Anna zamanında, Osmanlılar ile Venedik-Avusturya savaşlarını fırsat bilen Ruslar, Avusturya-Rusya ittifakını yeniledi. Ruslar Osmanlı ordusunun Avusturya cephesinde bulunmasından faydalanarak, Kırım batısındaki Özü Kalesini alıp, Kırım'a girdi, 1736'da ikinci defa Azak Kalesini zapt etti. Savaş 1739 Belgrad Antlaşmasıyla sona erdi. Azak Kalesi yıkılıp, Azak bölgesi Osmanlı-Rusya arasında tarafsız saha ve müstakil Kabartay ülkesi de iki devlet arasında tampon tutuldu, Ruslar Karadeniz'den son kez uzaklaştırıldı.
Romanov Hanedanı “Sıcak denizlere açılmak” hedefinden vaz geçmiyordu.
Rusya’yı Avrupa gücü yapan Alman asıllı Çariçe İkinci (Büyük) Katerina (1762-1796) oldu. 30-35 milyon nüfuslu halkının yüzde doksanı köylü idi ve 16-17 milyon köylü yüzbin soylunun kölesiydi. Çariçe Rus soylularını güçlendirdi, sanat, edebiyat ve eğitimde önemli gelişmeler kaydetti, Yahudileri belli bölgelerde topladı, Kafkasların Ruslaştırılmasını tamamladı. Osmanlı, Rusya'nın Lehistan’a (Polonya)'ya yerleşmesine engel olmak için Rusya'ya sefer açtı. Rus ordusu işgal ve zulümden kaçıp Osmanlı Devletine sığınan aileleri izledi, uğradıkları köy ve kasabalardaki silahsız ahaliyi katletti ve bu seferin açılmasına neden oldu. 1769da Kırım Hanı Giray Güney Rusya'da Rusları yendi ve 100 binden fazla esir aldı. Fakat gelişmeler Osmanlı Devletinin aleyhine oldu.
Beş yıl süren savaş 21 Temmuz 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması’yla bitti. İlk kez, ahalisi Müslüman ve Türk olan topraklar elden çıktı, 300 yıldır Anadolu'nun kuzey kalesi Kırım Hanlığı bağımsız olma kaydıyla koparıldı. Bazı Karadeniz kıyıları Ruslara bırakıldı.
Artık Ruslar Karadeniz'e rahatça çıkabiliyordu…
Sonra, sözde müstakil Kırım Hanlığını 1783te işgal ederek kadın ve çocuklarıyla 30 binden fazla Türk'ü öldüren Ruslar, 1784te Kırım'a resmen egemen oldu. Rus zulmünden kaçan birçok Kırımlı, Osmanlı toprağına göç etti.
Osmanlı, Kırım'ı Rusların işgalinden kurtarmak için, Birinci Abdülhamid zamanında Rusya'ya sefer düzenledi. İkinci Katerina Avusturya İmparatoru İkinci Josef ile Bizans-Yunan projesinin uygulanması ve Osmanlı Devletinin parçalanması için ittifak yaptı. Avusturya'nın, savaş açması üzerine, Osmanlı iki cephede savaşmak zorunda kaldı ve ağır yenilgiye uğradı. Avusturya ile 1791 Ziştovi Barışı imzalanarak Belgrad geri alındı. Ruslarla 9 Ocak 1792’de imzalanan Yaş Antlaşmasıyla Kırım Hanlığı tamamen Rusya hâkimiyetine girdi.
Rusya, 1700lerin sonlarından itibaren Fransız, İngiliz ve Alman yatırımları sayesinde bir imparatorluk inşa etti. 1789da Odesa’yı işgal ettikten sonra, Çariçe İkinci Katerina bu bölgenin valiliğine Fransız asılzadesi Richelieu Dükü Armand’ı getirdi.
Ruslar reformlarda Müslümanları da unutmadı. Rusya Müslümanlarının talebi üzerine, 1789 yılında Rusya Müftülüğü kuruldu.
Bu arada Üçüncü Selim de Osmanlı’da ıslahat çabaları başlattı, ama bu Rusya'yı telaşlandırdı. Birinci Aleksander, Slavlık propagandasıyla Balkanları karıştırdı, Osmanlıya tabi Sırbistan'ı isyana teşvik etti. Belgrad 13 Aralık 1806'da düştü. Ruslar Besarabya ile Tuna ağzındaki kaleleri istila etti.
Romanovlar durmak nedir bilmiyordu. Kafkaslar’a da ilerlediler…
Türk asıllı Kaçarlar zamanında İran ile ilk Savaşı başlatarak 1801’de Gürcistan’ı ilhak eden Ruslar, 1807'de Arpaçay'ı geçerek Kars’a saldırdı. Kars'taki Osmanlı askerlerinin ve ahalinin cansiperane savunmasıyla Rus taarruzu püskürtüldü. Ruslar Arpaçay ötesine çekildi.
Ruslar durmadı elbette…
1810da Ahılkelek üzerinden saldırıyla Ahıska şehrini kuşattı, ama Osmanlı direnişi ve salgın hastalığa dayanamayıp Tiflis'e geri çekildi. Ertesi yıl üçüncü kez taarruzla Ahılkelek Kalesi’ni ele geçirdi.
Bu sırada Almanya'yı istila eden Napolyon Bonapart'ın Moskova seferi üzerine, Rusların isteği ile Osmanlı-Rus savaşına son verildi. 1812 Bükreş Antlaşmasıyla; Kuzey Boğdan Ruslara, Güney Boğdan Osmanlı Devleti’ne bırakıldı. Kalelerinde Osmanlı askeri bulundurmak şartıyla da Sırbistan'a idari özerklik verildi.
Napolyon orduları 1812de Moskova önlerine kadar geldiyse de, yoğun kış şartları nedeniyle geri çekilmek zorunda kaldı. İngiltere ve müttefikleri Prusya, Avusturya ve Rusya, Napolyon’u Waterloo’da bozguna uğrattı. Rus ordularının hızla batıya ilerlemesi ve kazanılan zafer Rus Çarlığını Avrupa'nın önde gelen devletleri arasına soktu.
Çar Birinci Aleksander, Napolyon savaşlarında Rusya’nın üstlendiği ağır yükten ve başarılardan aldığı güçle 1815 Viyana Kongresi’nde, şu teklifte bulundu: 1. Türkleri Avrupa'dan (Balkanlardan) atalım. 2. Türkleri Anadolu'dan atalım. 3. Türkleri, Orta Asya steplerinde açlık, hastalık, katliam ile çıktıkları yerde yok edelim.
Doğu Sorunu, Eastern Question- Şark Meselesi’nin ikinci yarısı başladı. Bu dönem, Osmanlı’nın Avrupa’dan çekilmesinin başlangıcı olacaktı…
Birinci Aleksander Napolyon’u yendikten sonra tutuculuğa yöneldi ve reformların çoğunu geri aldı. Rahipler, masonların Çarlık Rejimini yıkmak için komplo düzenlediklerini iletince Çar 1822’de mason localarının kapattı ve örgütün yasadışı sayıldığını ilan etti. Masonlar yeraltına indi.
Aleksander üç yıl sonra hastalıktan öldü. Yerine çekişme, entrikalar ve kaosla genç Çar Birinci Nikola (1825-1855) geçti. Devrimci askerler ve bazı siviller 1825’te başkent St. Petersburg'da Çar'ın sarayına yürüdü. Çatışmada devrimciler yenildi, liderleri tutuklandı ve asıldı. Subaylar, entelektüeller ve yazarlardan oluşan bu grubun çoğu, üç yıl önce Çar Aleksander’in yasakladığı Mason locaları üyeleriydi. Aralarında ünlü yazar Kont Puşkin de yer alıyordu.
Çarlık için alarm zilleri çalıyordu. Sanki yüz yıl sonrasının provasıydı bu ayaklanma. Komünist değildi elbette, Fransız Devrimi’nin rüzgârlarıydı…
Çar Birinci Nikola daha sonra çeşitli reform ve bağımsızlık hareketlerini bastırdı; İran, Osmanlı, Polonya ve Kafkasya üzerine seferler düzenleyerek iyice güçlendi. Ama ekonomisi Avrupa ile rekabet edemiyordu.
Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu da sallanıyordu…
Sultan Mahmut 1826'da Yeniçeri Ocağını kaldırdı, Fransa-İngiltere, Rusya müttefik Haçlı donanması Osmanlı-Mısır donanmasını Navarin'de 1827de yaktı, böylece Osmanlı kara ve deniz kuvvetlerinin büyük bir bölümünü kaybetti. Bunu fırsat bilen Rusya, 1828'de Boğazlar ve İskenderun körfezini elde edip, Akdeniz'e inme hayaliyle savaş ilan ederek, Rumeli ve Anadolu cephesinden harekete geçti. Sekizinci Osmanlı-Rus Savaşı 1829da bitti. Edirne Antlaşması ile Rumeli'de Tuna ağzındaki kaleler Ruslara bırakıldı, Prut Nehri sınır kabul edildi. Yunanistan bağımsızlığını ilk kazanan Balkan devleti oldu. Anadolu cephesinde Rusya'ya ilk defa toprak verilerek, Kars vilayetinin Çıldır, Ardahan ve Deskof kuzeyinden sınır çizildi. Çerkesler Rus egemenliğine girdi, efsane lider Şeyh Şamil’in öncülüğünde Kuzey Doğu Kafkasya’da baskı ve katliamlara direniş başladı.
Harp tazminatı olarak 11,5 milyon Felemenk altının yedi yılda taksitlerle ödenmesi kararlaştırıldı. Osmanlı’nın Avrupa’ya borçlanmaya zorlanması başladı.
1828deki İkinci Rus-İran Savaşı sonunda, Aras’ın kuzeyi galip Rusya’ya geçti. Katolikos Aratarakes 60 bin kişilik bir Ermeni kuvvetinin başında Ruslar safında savaştı. Rus Ermenistan’ı doğdu ve Ruslarla Ermenilerin kaderleri birleşti, Erivan Hanlığı, Nahcıvan Ermeni Eyaleti ilan edildi. Eçmiyazin Kilisesi Rus nüfuzuna girdi, Rusya, Boğazlar üzerinde denetim ve Akdeniz'e inme yönünden büyük kazançlar sağladı.
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın 1831 ayaklanması ve 1833 KÜTAHYA Antlaşması da Rusya ile ortak kaderimizin önemli bir kilometre taşı oldu. Mısır sorunu geçici olarak çözüldü, fakat kendini güvende hissetmeyen İkinci Mahmut Rusya'yla HÜNKÂR İSKELESİ Antlaşması’nı imzaladı. Rusya Boğazlar üzerinde büyük avantaj sağladı, Karadeniz'deki güvenliğini artırdı, Boğazlar sorunu ortaya çıktı.
1838 Baltalimanı Anlaşması’nı, Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Sözleşmesini, 1839da Mehmet Ali Paşa’nın Mısır’da bağımsızlığını ve Tanzimat Fermanı’nın Batı’nın zoruyla ilanını hatırlıyorum.
Bu yıllarda Avrupa’da neler oluyordu?
İmparatorluk ile ulus devlet çatışmalarını görüyoruz. 1830 ve 1848 ihtilallerini, mutlak monarşiden meşruti monarşiye ve oradan da parlamenter demokrasiye geçişin arandığını okuyoruz. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı işçi sınıfının sosyal yapılarda önemli bir dönüşümü zorlarken, ticaret ve sanayide gücünü arttırmakta olan burjuvazinin, yani esnafların, zanaatkârların ve tüccarların da siyasi etkinliğini büyüttüğünü unutmuyoruz.
Bir de mukayese yapıyorum: 1789 ve 1830 ihtilalleri burjuva ihtilaliydi, 1848 ihtilali de sanayileşen ülkelerdeki işçi sınıfının eseri olmuştu.
Boğdan ve Eflak prensliklerini ele geçirmek isteyen Rusya nedeniyle 1853 Dokuzuncu Osmanlı-Rus Savaşı, Kırım savaşı çıktı. Fransa ve İngiltere Osmanlı Devletinin yanında yer aldı. Ruslar ne zaman İstanbul’a yaklaşsa, İngiltere karşısına çıktı, Osmanlı yandaşı gibi davrandı, tavizler aldı, güçlendi. Rusya apaçık kaybedendi, Kırım'daki kazanımlarını savunamaması zayıflığını ortaya koymuştu.
Kırım savaşı Rusya'yı iyice yaralamıştı ve 20 yıl içerisinde ülkeyi daha kötü durumlar bekliyordu…
1855te Çar İkinci Aleksander tahta geçti.
Rusya 30 Mart 1856 Paris Antlaşması ile toprak ve çok fazla maddi kayba uğradı, teknolojik olarak geri kaldığını anladı. Silah Sanayi ağırlıklı bir sanayileşmeye önem verdi. 1870’lerden itibaren Alman yardımlarıyla yatırımları artırdı. Yabancı sermayeyi teşvik etti. Ordularının yetersizliğini gidermeye başladı. Osmanlı azınlıklarına karşı Slavlık ve Ortodoksluk propagandasını arttırdı.
Batı’da kaybeden Rusya, Doğu’da kazanıyordu. Batılılarla birlikte, İki büyük Afyon Savaşında yenilen Çin’de 1858 anlaşmasıyla bazı haklar elde etti.
Kafkaslar’da ayaklanma 34 yıldır devam ediyordu. Sonunda, 1859da Şeyh Şamil (1797-1871) esir düşünce Dağıstan (Çeçenistan ve İnguşetya) teslim oldu. 1864te Çarlık Çerkesleri zorunlu sürgüne yolladı, 1,5 milyon insan Karadeniz’e açıldı, Adıge Çerkeslerinin 12 boyundan biri yok oldu, 500 bin Çerkes hastalık, kıtlık ve açlıktan öldü.
1861de kölelik kaldırıldı, ama Rus şehirleri sanayileşme olmadan ve iş imkânı yaratamadan büyüyordu. Rusya Kafkasların kalanını, Orta Asya’yı ve Sibirya’yı işgal etti. 1860ta Pasifik’teki Vladivostok (Doğu’ya hükmet) limanı ve 1890larda Trans-Sibirya Demiryolu açıldı.
1867de tarihte görülmeyen bir olay yaşandı. Kırım Savaşı sonrası hazinesi boşalan Rusya, Alaska’yı 7,2 milyon $’a ABD’ye satmak zorunda kaldı.
Ruslar 1868de Buhara, Semerkant ve Türkistan’ı işgal etti, bu kültür merkezleri 1991’e kadar Rus egemenliğinde kalacaktı.
Osmanlı, 1870te, Rusya’nın baskısıyla Bulgar Kilisesi’nin bağımsızlığını tanıdı ve Bulgarların yoğun olduğu bölgeler Bulgar Ekzarhlığı yönetimine verildi, diğer bölgelerdeki Ortodokslar üçte ikilik çoğunluğu sağladığında, Rum Patrikhanesi’nden ayrılıp Bulgar Ekzarhlığı’na geçebilecekti.
1874–81’de Çarlık karşıtı terör olayları artıyor. Karşı önlemler alınıyor. Alarm çanları artık daha yakından geliyor…
Ama bunlara rağmen Çarlık gözünü sıcak denizlerden ayırmıyor. 1877'de Osmanlı Devletine savaş açıyor. Tarihe 93 savaşı olarak geçen bu savaş 1878 Yeşilköy Antlaşmasıyla bitti. Bu antlaşma ile Bulgaristan bağımsızlığını kazandı. Ama İngiltere ve Avusturya'nın etkisiyle imzalanan Berlin Antlaşmasında Balkanlar’da Rusya'nın kazancı sınırlandırıldı, Osmanlı’nın zararı azaltıldı, ama Timur’dan sonra 475 yıldır aldığı en ağır yenilgi oldu. Ruslar Ermenileri resmen korumaya aldı, İngilizler Kıbrıs’ın idaresini ele geçirdi. Erzurum (Köprüköy’e kadar) Ruslara verildi.
Devrimciler Çar İkinci Aleksander’i 1881de öldürüyor, yerine Üçüncü Aleksander geçiyor.
İçerde kazanlar kaynıyor, ama Rusya yine durmuyor. Büyümek istiyor, kabına sığamıyor. 1880'lerde Hazar’ın doğu kıyısındaki Türkmen topraklarını işgal ediyor. Kuzeyden Batı Türkistan’a inen Rus Çarlığı ile Hindistan’dan, Afganistan’a, Güney ve Batı Türkistan’a ilerleyen İngiltere arasındaki Büyük Oyun Afganistan tampon devlet yapılarak 1883 Londra Anlaşması ile sonuçlanıyor. Orta Asya'daki Rus-İngiliz mücadelesi, 1885te nüfuz sınırlarının tespitiyle yatıştırılıyor.
Almanya, Avusturya ve İtalya; Rusya'ya karşı üçlü ittifak kurunca, Rusya da 1891'de ekonomik ve askeri ilişkileri geliştirmek için Fransa'yla bir ittifak kuruyor.
1800’lere dönüp baktığımda, Rus kültürü, müziği, edebiyatı ve sanatının dünyaya Dostoyevski, Tolstoy, Gogol ve Çaykovski’leri verdiği dönem olduğunu görüyorum.
Son Rus çarı İkinci Nikola (1894-1917) dönemi başlıyor. 23 yıl iktidarda kalmak fena değil, ama çok zor yıllar var önünde. Babası gibi zorba değildi, zayıf, yumuşak karakterli olduğu için birçok olayın önüne geçemeyecekti.
1900de Sosyalist Devrim Partisi (SR) kuruluyor.
1903te Rus Sosyal Demokrat İşçi Parti (RSDLP)nin ilk kongresinde Bolşevikler ve Menşevikler arası bölünme başlıyor.
1904 Entente Cordiale İttifakı ile İngiltere ve Fransa dünya sömürgelerini ve etki alanlarını paylaştı, buna Rusya da dahil oldu.
Almanya'ya karşı duydukları ortak korkunun yansımalarıydı bu ortaklık.
Rusları İstanbul’dan uzak tutan İngiltere, 1907de Ruslarla yaptığı gizli anlaşmayla bu politikasından vazgeçti. 1908deki gizli Reval (Tallinn, Estonya) görüşmesinde İstanbul Ruslara vaat edildi.
Osmanlı da karışıyordu…
İttihatçılar, Sultan’ın izlemiş olduğu pasif politikadan dolayı imparatorluğun bölündüğü yönünde yoğun bir propaganda dönemine girmişler ve bu propaganda sonucunda İkinci Meşrutiyet’i ilan ettirip, dönemin sultanı İkinci Abdülhamid dönemini resmi olmasa da fiilen sona erdirmişlerdi. Perde arkasında İngilizlerin olduğu daha sonra anlaşılacaktı. 1909’daki 31 Mart Ayaklanması’ndan sonra Almanlarla yakınlaşan Sultan Selanik’e sürgüne gönderildi. İttihatçılar fiilen iktidardaydı artık. Onlar da İngilizlere dönmek isteyecek ancak kabul edilmeyecekti.
Osmanlı’nın parçalanması gerekiyordu…
1915te İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki bir anlaşmaya göre, İstanbul ve Boğazın iki kıyısı, Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı’nın Avrupa kıyısı Rusya’ya veriliyordu.
Adım adım ilerleyen Ruslar, Karadeniz’den sonra Boğazlar’ı da alacak ve Ege’ye açılacaktı.
1916’da yine bu üç ülke arasında imzalanan gizli Sykes-Picot Anlaşması da Osmanlı’nın Arap vilayetlerinin paylaşımını içeriyordu.
1900lerin başına geri dönüyorum…
Avrupa’da savaş tamtamlarının sesi duyuluyordu. Almanya dışlanıyor, Avusturya-Macaristan Orta Avrupa'ya sıkışıyor, Osmanlının petrol bölgelerindeki toprakları değer kazanıyordu. Birinci Dünya Savaşı yaklaşmıştı.
Rusya, Uzak Doğu’da da rahat durmuyordu. İçerdeki sorunlar yine gereken uyarıyı yapamamıştı. Gücünü dağıtmaması gerekirken, bunun tersini yapıyordu. Japonya ve Çin ile birçok antlaşma imzalayarak Sahalin ve Kuril adalarıyla Amur Vadisi gibi önemli noktaları ele geçirdi. Kore’deki Çin-Japon mücadelesinde Çin'in yanında yer aldı. 1900 Boxer Ayaklanmasında Rus askeri Mançurya'ya girince, Japonya ile rekabet sıcak savaşa döndü. 1904 Şubatında Japonya Port Arthur'daki Rus harp gemilerine saldırdı ve Rus-Japon Savaşı başladı. Bir seri ağır mağlubiyetler ve içerdeki devrimci hareketler Çar İkinci Nikola’yı barışa zorladı (1905).
Rus halkı ile Romanov Hanedanı arasında iplerin kopmasına Rus-Japon Savaşı’nda yaşanan başarısızlıklar neden oldu. 9 Ocak 1905’te, Çar’ın istifasını isteyen halka Çar muhafızlarının (Koşaklar, Kazaklar) ateş açması sonucu binlerce kişi öldü, binlercesi yaralandı. Tarihe kanlı ‘Kanlı Pazar’ diye geçen bu olaydan sonra kitlesel şiddet olayları yayıldı. Dağıtılan Devlet Duma’sı Finlandiya’da toplandı ve halkı vergi vermemeye, askere gitmemeye çağırdı. Sonuçta 1905 Devrimi başarısız oldu. ‘Devrim’ ancak 1907’de yenilgiye uğratılabildi.
Çanlar çalmaya devam ediyordu…
Japon yenilgisi Rusya’daki gerilemeyi tetikledi. Haziran 1905’te Karadeniz’deki Potemkin savaş gemisinde isyan çıktı. Ekim 1905'te başlayan demiryolu işçileri grevi genel greve döndü ve Petersburg Sovyeti'nin kurulması ile devrimci hareket en yüksek noktasına ulaştı. Zor durumda kalan Çar İkinci Nikola meşruti bir anayasa ve seçilmiş bir meclis sözü verdi. Bir süre sonra işçi hareketi bastırıldı. 1906 seçimlerinde liberal ve sol muhalefet mecliste çoğunluğu elde etti. Köklü reformlar istediği için çarlık hükümetiyle ters duruma düşen ilk meclis iki ay geçmeden dağıtıldı. 1907de seçilen ikinci meclisin de ömrü üç ay oldu. Köylülere ve azınlıklara seçme hakkının verilmediği seçimlerle seçilen üçüncü ve 1912de seçilen dördüncü meclis genelde çarlık hükümetinin politikasını destekledi. Bu arada 1911de Başbakan Stolypin öldürüldü.
Osmanlı’daki İkinci Meşrutiyet ile aynı zamanda benzer siyasal gelişmeler…
İmparatorlukların sonu yaklaşıyor…
Siyaset böyle gelişiyor. Peki, Rus ekonomisi ne durumdaydı?
1914e gelindiğinde, madenciliğin % 90’ı, petrol çıkarmanın % 100’ü, kimya sanayinin % 50’si ve tekstil sektörünün % 28’i yabancıların elinde idi. Diğer yatırımlar için de çok fazla dış borç alınmıştı. Rusya, yabancı yatırımcı ve borç veren kuruluşlara büyük tavizler vermek zorunda kalmıştı. Ama Rus ekonomi ve sanayisi Avrupa ve ABD seviyesine yaklaşamıyordu. 1913te ihracatın % 63’ünü tarım ürünleri, % 11’ini kereste oluşturuyordu, kişi başına sanayileşme, Almanya’nın dörtte birinden, İngiltere’nin altıda birinden azdı. Nüfusun % 80’i tarımla uğraşıyordu, kalanların çoğunun da tarımla ilgisi vardı. 1890-1914 arasında nüfus 61 milyon artarak 177 milyona ulaştı. 1913te orduya 970 milyon ruble ayıran Rusya, sağlık ve eğitime 154 milyon ruble ayırabildi.
Çar’ın “Bize yardım etmelisiniz” diyen bakışlarını İngilizlerin kaçırdığını düşünemiyorum. Ama bir yandan da Rusları pohpohluyorlar. Sanki uçuruma doğru bile bile itiyorlar. Sanatta ve edebiyatta bu kadar güçlü insanlar çıkaran Rusların bu derecede kör olmaları da mantıklı değil. Gel de komplo teorilerine inanma!
Çar, elbette bu gelişmelerden sonra ayağını denk almıyor ve açıldıkça açılıyor…
Uzak Doğu'da Japonya ile savaşa son veren Rusya, 1906'dan sonra Balkanlar üzerinde nüfuz kazanmak için Avusturya ile mücadeleye girince, İngiltere ve Fransa'nın yanında Birinci Dünya Savaşına giriyor. 1914te Osmanlı Devleti’nin Almanya ve Avusturya'nın müttefiki olarak savaşa girmesiyle de Kafkasya'da yeni bir cephe açmak zorunda kalıyor. Boğazların açık olmasına bağlı ikmal desteğini yitiriyor. Önemli derecede silah ve mühimmat sıkıntısı çeken Rus orduları 1915te batıda birbiri ardına ağır mağlubiyetler alıyor.
Akla bir soru geliyor. Berbat durumdaki Ruslar Sarıkamış’ta nasıl galip geldiler?
Aslında galip gelemiyorlardı. Sarıkamış’taki Rus birliklerinin komutanı arkalarının çevrildiğini düşünerek doğuya kaçmıştı. Sayıları çok azalan Osmanlı birlikleri biraz daha şanslı olsalardı, ikmal biraz daha destek verebilseydi, tarih değişebilirdi.
Ruslar bu muharebeyi kazandılar, ama gerçekten çok şanslıydılar…
Çin’de Sun Yat-San liderliğindeki devrimcilerin 1911de iki bin yıllık Qing hanedanını yıktığını ve cumhuriyetin ilanını hatırlıyorum. İmparatoriçe 1901’de öğretimde batılı konuların yer almasına, Silahlı Kuvvetlerde düzenlemelere, 1908’de meşrutiyete, 1909’da meclise ve seçimlere reformlara razı olmuştu. Ancak, bunlar yetmedi, askerler iktidarı ele geçirdi,  milliyetçiler ve devrimciler de yeraltına indi.
Osmanlı, Rusya ve Çin hanedanları aynı tarihlerde benzer sorunlar yaşıyor. Rastlantı işte…

Bolşevik Devrimi ile devam edeceğim…


27 Kasım 2016 Pazar

Kardeşlik ve Masonluk


Fraternis, Burak ELDEM, alıntılar

Şaban Recai Öztürk 
sabanreco@gmail.com 




* Fraternis grupları ve fraksiyonları, ilk krallıklar, ilk sınıflı toplumlar, hatta ilk ataerkil toplumlar ortaya çıktığından beri dünya düzenini değiştirmeye, eski "altın çağ" değerlerini yeniden yüceltmeye, atalarının bilgi ve inançlarını koruyup geliştirmeye çalıştılar. Tıpkı son devrimci imparator Julianus; Roma'da Cumhuriyet'i kuran ve geliştirmeye çalışan "Kardeşlik üyeleri"; Güney İtalya’da ideallerini yaşama geçirme yolunda adımlar atan Pythagoras müritleri, Eski Yunan'da ilk konfedere örgütlenmeleri ortaya çıkaran Amphictyonic Konsey'in kurucuları; Eleusis gizem kültünün, Dionisos cemaatlerinin, Orpheus hücrelerinin ve Mithra localarının yaratıcıları; Batı Anadolu'da Troya'dan Frigya'ya dek "Büyük Anne" inancını korumaya çalışanlar ve Çatalhöyük'ten gerilere, bilmediğimiz dönemlere dek bir uygarlığın bilge kadınları gibi Fraternis "köklü düşünce ve ideal koruyucuları" 12.yy. başlarında Fransa Albi'de, yeniden bir araya geldiler.
* 5.000 yılı aşkın sürede, sınıflı toplumlardaki bir aydınlar azınlığınca çeşitli görünümler altında sürdürülen ve temel amacı başlangıçtan itibaren "uygarlığın yanlış gidişini düzeltip, eski temel ilkeleri restore etmek" biçiminde belirlenmiş bir geleneğin son halkası olarak ortaya çıkan "masonluk" nasıl oldu da sistemle uzlaşmış, muhafazakâr ve açıkça egemen sınıf ideolojisinin yanında yer alan, en hafif ifadeyle " pasif ve itici" bir örgüte dönüştü? Aşırı sağcı, Katolik güdümlü, köktendinci Anti-Masonik iddia ve söylemleri bir yana, en objektif bakışla bile günümüze dek süredeki "mason prototipi" eşitlikçi, paylaşımcı ve kardeşçe dünya idealini gerçekleştirme özlemindeki Fraternis karakteristikleriyle ciddi bir uyumsuzluk sergiliyor. Bu görüntüsüyle masonluk her şeyden önce "cinsiyet ayrımcısıdır." Çünkü kadınları kabul etmez ve yalnızca erkekler üye olabilir. "İnanç ayrımcısıdır." Çünkü yalnızca tek tanrılı dinlere inananları içine alır. Budistler, Hindular, Shinto inananları, paganlar, ateistler ya da agnostikler (bilinemezciler) kabul edilmez. Bir "yüce varlığa" (supreme being) inandığını beyan etmenin yeterli koşul olduğu söylenerek, bu konuda Aydınlanma dönemindeki "Deist" (Yaradancı) mason düşüncesinin esnekliğini taşır izlenimini vermeye çalışsa da, özellikle Amerika'daki localar açıkça Evangelist-Baptist ya da Presbiteryen "biraderlerin" denetimi altındadır. Kökleri Judaizm'e taban tabana zıt, tanrıça kültürüne dayanan Fraternis'in bir uzantısı olarak, bu durum epey ironiktir gerçekten. "İdeolojik ayrımcıdır", çünkü büyük bir çabayla kendini "apolitik" kılmaya uğraşırken localarda siyasi ve felsefi tartışmaları kesin bir tavırla yasaklar. Bitmek bilmez boğucu söylemlerin yinelendiği loca toplantılarında, kapitalist sistemi tam olarak özümlemiş "protestan ahlakı" öne çıkarılır. Eski Fraternis ideal ve "misyonu"nun izleri bugün bütünüyle silinip yok edilmiş bir durumdadır. Masonluk belli aralıklarla localarda bir araya gelen insanların inisiyasyon ritüellerindeki o garip dramatizasyonlarla bir tür "gizli örgütçülük" oynadıkları; bol miktarda ahlaki öğüt dinledikleri; çoğunlukla "iş hayatımda ve kariyerimde yardımcı olur" diye ya da "nüfuz elde etmek amacıyla" üye olmayı tercih ettikleri; arada belli hayır işleriyle de iştigal ederek kimilerinde "bir işe yaradıkları" hissini uyandıran; sevimsiz, antipatik, egemen sisteme bütünüyle entegre olmuş, çirkin bir "burjuva derneği"nden başka bir şey değildir. Bu dönüşümün başlangıcı, işin içine tapınak şövalyeleri kalıntılarının girmesiyle ortaya çıkmış; Gül haç mistisizmi örgüt ideolojisine ithal edildikten sonra hızlanmış, protestan reformlarıyla aynı saflarda buluşmasından sonra netleşmiş, Batı'daki önemli burjuva devrimlerininin tamamlanmasının ardından Aydınlanma ideallerinin terk edilmesiyle de son biçimini almıştır. Ama bu değişimi ve Fraternis ideallerinin 5000 yıl boyunca ayakta kaldıktan sonra Masonluk tarafından "hadım edilişini" daha açık olarak görmek için, kısa bir tarih turu daha atmamız gerekiyor.
* 19.yy. başlarından itibaren aristokrasinin feodal ilişkilerine ve basit tarım ekonomisine dayalı feodalitenin yerini, lokomotifi endüstri, vagonları da ticaret olan kapitalizm aldı. 20.yy.ın burjuva cumhuriyetleri ve parlamenter demokrasilerin kesin egemenliği altındaki dünyasında, o trenin makinist koltuğunda "finans-kapital" oturuyordu artık. Yani banka sermayesi. Dönem "çokuluslu şirketler" dönemiydi ve son derece ironik biçimde, binlerce yıl boyunca başta Fraternis, çeşitli gruplarca savunulan “enternasyonalist bütünleşme” idealini, burjuvazinin kaymak tabakası kendi arasında çoktan yaşama geçirmişti. “Küreselleşmesi” istenen dünya ekonomisi ve ticaretine, dev şirket gruplarını avuçları içinde tutan “finans-kapital oligarşisi” hükmedecek; yeryüzünde “paranın lordları” tarafından denetlenmeyen tek kaynak kalmayana dek “kenetlenme ve bütünleşme” operasyonu sürdürülecekti.
* “Yeni Dünya Düzeni” denen modern mitos buydu işte: Finans-kapitali kontrol eden birkaç bin “aile”; onlar hesabına çalışarak kendine yüksek yaşam standartları kurabilen birkaç milyon “beyaz yakalı” ve bu azınlıkça nasıl yaşayacağı, neler düşüneceği, nasıl eğleneceği, yaşamını nasıl sürdüreceği kararlaştırılan altı buçuk milyara yakın “diğer dünyalılar”.
* Marksizm, 19.yy.da Aydınlanma ideallerinin ihanete uğramasına bir tepki olarak doğdu ve iktidarı eline geçirip toplumsal gelişimin frenine basan burjuvazinin karşısına, devrimleri sonuna dek götürme görevini ”işçi sınıfına” bir misyon olarak yükleyen kapsamlı bir ideolojiyle dikildi. Kapitalizmin tekelleşme eğilimlerinin işleri bugünkü noktaya getireceğini Karl Marx daha 1860’larda sezmişti. 1912’de Rudolf Hilferding, finans-kapital olgusunu saptayıp adını koydu. Lenin 1917’deki ünlü yapıtında, dönüşümün ayrıntılı bir analizini çıkararak “Emperyalizm”in niteliğini deşifre etti. Ancak buna karşın, yaşanan dönüşümün bugünkü dramatik “Yeni Dünya Düzeni” denen tiranlığa dönüşmesinin önü kesilemedi. Sosyalizmin 1990’dan itibaren ideolojik anlamda değil, ama “reel bir dünya sistemi” olarak çökmesi, bugünün “Küresel Eliti”nin yani Çokuluslu Şirketler İmparatorluğu’nu yöneten “Finans Caesar”larının işlerini bir hayli kolaylaştıracaktı.
* Bir ironik nokta da, okyanus’un ötesinde ütopik bir “Yeni Roma” modeli olarak dünyanın ilk eşitlikçi, özgürlükçü ve paylaşımcı toplumuna ev sahipliği yapması tasarlanan Amerika’nın 19.yy. başlarından itibaren bu finans-kapital oligarşisinin “karargahı” haline getirilmesiydi. Ama bu, ne bir prototip olarak geliştirilip ileri götürülmesi düşünülen o “ideal cumhuriyet” idi, ne de 1770’lerde devrimin liderliğini üstlenen Franklin, Jefferson, Washington, Revere gibi liderlerin tasarladığı “Masonik Devlet”. Büyü tersine dönmüş, aç gözlü ve saldırgan Roma İmparatorluğu, tarihin derinliklerinden çıkagelmiş ve modern dünyanın güçleriyle donatılmıştı.
* Eğer Fraternis geleneği ortadan kaldırıldıysa ve onun son halkası Mason örgütleri, modern kapitalizmin finans-kapital oligarşisi tarafından asimile edildiyse, bir zamanlar Sibyl’lar, Pythagoras, Roma cumhuriyetçileri, Cathar’lar ve ardıllarınca bunca önemsenen, titizlikle saklanan, “güç getiren bilgi” olarak görülen ünlü kitaplara ne oldu? Orijinaller hala varlığını koruyor mu? Eğer bir yerlerde bu kitaplar “güvence altına” alınmışsa, şimdi kimler onları avuçlarında tutuyor? En önemlisi bu kitapta ne yazıyor? Bu kitapların bir zamanlar gerçekten var olduklarına dair hiçbir kuşku yok. İç savaşa dek Roma’da Capitoline’de saklandıklarını kesin olarak biliyoruz. Fraternis ritüellerine temel oluşturan “sırrı yitirme ve yeniden bulma” teması, büyük olasılıkla kitapların yok olmadığını ve az sayıdaki inanmış mürit tarafından titizlikle korunduğunu gösteriyor. Eğer Montsegur katliamından kaçırılıp kurtarılan “değerli hazine”, tahmin ettiğimiz gibi bu kitaplarsa ve Cathar bilgeleri, onları korumak için Tapınakçılarla işbirliği yaptıysa, Sibylline Kitapları (ya da adı her neyse) bu belgeler doğrudan doğruya Masonlara aktarılmış demektir.
* Son 200 yılda Mason locaları “ehlileştirilip” sisteme entegre hale getirildiyse, ellerindeki bu değerli belgeler ne oldu? İki olasılık var: Ya hala en üst düzey Mason liderlerce “gerektiği zaman kullanılmak üzere” bir yerlerde saklanmaya devam ediyor ya da kötü olasılıkla, tapınakçılar Yeni Dünya’ya gizli gemi seferleri yaparken “Masonik ütopyanın merkezi” olarak tasarlanmış ve Amerika’da bir yerlere saklanıp güvence altına alınmış bu kitaplar, çoktan “Yeni Dünya Düzeni”nin lordlarının eline geçmiş durumda. Eğer durum buysa, söz konusu kitapların gün ışığına çıkmasından umudumuzu bütünüyle kesebiliriz.
* İçlerinde büyük olasılıkla dünyanın ve insanlığın tarihiyle ilgili bilinen en eski kayıtları içeren ansiklopedik bir “zaman kapsülü” olabilir.

İslâmiyet'in Türk yorumu


İslâmiyet'in Türk yorumu, HORASAN Okulu ve Ahmet Yesevi
                                                                                    27.11.2016 
        Şaban Recai Öztürk 
sabanreco@gmail.com 

Protestanlık mezhebini ve ondan doğan bazı tarikatları, cemaatleri ve örgütleri önceki yazımda incelemeye çalışmıştım. Bu kez, İslam’da önemli bir yeri olan Türk Müslümanlığını ve Yeseviliği ele alacağım. Ilımlı İslamcı Tarikatlar ile Liberaller, CIA, İngiliz MI6, Alman İstihbaratı Ajanları ve Derin Dünya Devleti, Küresel Yağmacı Elitler Koalisyonunun içimizdeki önemli ortaklarına bakmaya küçük bir adım atıyorum...
Hatırlanacağı gibi, Huntington 1996’da yayınlanan “The Clash of Civilizations and The Remaking of World Order “ kitabında “21. yüzyılın din ağırlıklı bir uygarlıklar çatışması ile belirleneceğini” söylüyordu; çoğunluğu Katolik ve Protestan Hristiyanlardan oluşan Batı, Ortodoks Hıristiyan, Çin veya Konfüçyan, İslam, Hindu ve Japon medeniyetlerini kendine göre tanımlıyordu. İslam ve Konfüçyan medeniyetlerini kısmen yükselişte ve Batı medeniyetini nispeten düşüşte görüyor ve çatışmanın Çin ve İslam medeniyeti ile Batı arasında olacağını öngörüyordu. Birden fazla uygarlığın etkisinde olan ülkeler için "bölünmüş ülkeler" ifadesini kullanan Huntington, Türkiye'yi İslam ve Batı uygarlıkları arasında bölünmüş bir ülke olarak tanımlıyordu...
Önce, İlk çağlardaki Türk tarihine kısa bakış...
Altay dağlarından ve Orta Asya steplerinden gelen Türkçe konuşan göçebe toplumlar, 200-300 yıları arasında batıya ilerledi, Hint-İranlıları kovdu veya özümsedi, Türkistan’ı işgal etti. 300-700 yıları arasında Türk göçebeler yerleşik düzene girdi, Horasan’da, Batı İran’da, Anadolu’da, Balkanlarda (Avarlar, Kumanlar, Peçenekler, Bulgarlar) ve Volga havzasında devletler kurdu. Bu insanların dinlerine bakıldığında, İslamiyet’ten önce birçok dini kabul ettikleri görülür. Bunların içinde Şamanizm öncelikli bir yer tutar, ancak bazı Türk topluluklarca Budizm, Musevilik ve Hristiyanlık da kabul edilmişti.
Burada önemli bir noktayı vurgulamalı...
Mutlakıyetçi yöneticilerinin kabul ettiği yeni din, toplumların eski inançlarını tümüyle ortadan kaldıramıyor, eski inançlar yeni inancın kisvesi altında yaşamaya devam ediyor ve toplumun kendi din yorumu oluşuyor...
Yani, Şamanizm'in Budist, Musevi, Hıristiyan ve Müslüman Türklerde bir şekilde devam ettiğini düşünebilirim.
Şamanizm Türklerin ve birçok Asya halkının ortak inanç sistemi idi. Ancak, Göktürk kitabelerinde, atalarımızın, yeri, göğü ve insanı, yani bütün varlıkları yaratan ve yöneten "Bir Tanrı" veya "Gök Tanrı" anlayışı da dikkat çekici. Oğuz Han'ın "Tanrının Birliği"ni temel alan bir anlayışın yayıcısı olduğu da söylenir. Dolayısıyla, Şamanizm’in insanlık yazılı tarihinden önceki bazı izleri taşıdığını da düşünmek mümkün...
Ziya Gökalp, Türk Töresi eserinde; Türklerin İslam ile tanışmadan, uzak doğu medeniyeti ile ilişki dönemindeki yaşantılarını ve dini inanışlarını incelemiş. Dörtlü inanışa (Yeşil Han, Sarı Han, Kızıl Han, Ak Han) sahip Tisin Türkleri, Çinlileri de etkilemiş ve Çinliler de bunu beşli inanışa dönüştürmüş. Tisin Türklerindeki dörtlü inanış; yön, mevsim, yer-su, unsur, hayvan sınıflamalarına göre zamanla yeni şekiller almış. Türk mantığı birçok konuda bu dörtlüye göre şekillenmiş. Daha sonra Tisin dinine Şamanizm denmiş.
Tisin (Şamanizm) dininin dört temel unsuru olan ağaç, su, demir ve ateş, hem birbiriyle ayni düzeyde, hem de birbirine karşıt. Bu karışık durum Şamanizm’in ana felsefesini oluşturuyor. Sayılar üzerine kurulu eski Türk inanışları, günümüz Türklerindeki birçok geleneğin ve göreneğin de kalıntıları. İlaveten, Ziya Gökalp, Türk Mitolojisi dediğimiz, Türk Yaratılış Destanı, Dokuz Oğuz Destanı, Oğuzhan Destanı, Sane Destanı, Ergenekon Destanı, Göktürk Destanı ve diğer Türk destanları hakkında da aydınlatır.
Şimdi İslâmiyet'in Türk yorumuna, Türk Müslümanlığı’na geçebilirim...
Orta Asya Türk kavimleri ilk büyük devleti Göktürk adı altında göçebe kavimler konfederasyonu olarak 536’da kurdu. Eski Türkçe devri Göktürkler'in tarih sahnesine çıkmasıyla başladı. Türk kelimesini ilk defa resmi olarak kullanan siyasi teşekkül Göktürk İmparatorluğu oldu.
751 tarihi Türk tarihinin bir dönüm noktası. Talas (Kırgızistan) Savaşı’nda, Karluk Türklerince desteklenen Araplar Çinlileri yendi, Orta Asya’yı Çinlileştirmek çabası engellendi ve Türklerin İslam’ı kabulü başladı.
Ama buna rağmen, 762’de Uygurlar Zerdüştlükle Hristiyanlığın sentezi olan Mani dinini kabul etti. Bir dönem hayli yaygınlaşan bu inanç, İran ve Roma’nın sert tedbirleri ile kanlı bir şekilde tasfiye edildi.
Uygurları 840’ta deviren Karahanlıların, Hükümdar Saltuk Buğra Kara Han zamanında, 950’de, İslâmiyet'i resmî devlet dini olarak ilk kez kabul edişi de önemli bir dönüm noktası... Böylece, İslâmiyet'i benimseyen Türk'ler, Türk - İslâm sentezine dayanan yeni bir kültür geliştirmeye başlamış, toplumsal düzen, devlet ve dünya görüşlerine, hatta tüm dünyaya bu kültürle yeni bir şekil vermiş. Ancak, devletin dini, kolayca Türk insanının dini olamamış...
HORASAN OKULU’na geliyorum...
Hz Muhammed’in ölümünden sonra iki önemli görüş çıkıyor...
Biri, Arap milliyetçiliğinin önde tutulduğu görüş, diğeri İslamiyet’i evrensel bir din kabul eden görüş. Evrenselliği benimseyenler Arap milliyetçiliğinden kaçarak, Türklerle meskûn Horasan’a yerleşenler, Horasan Okulu’nu oluşturuyor...
İslamiyet’in evrensel bir din kabul edilen fikirleri Horasan’da yayıldı. İslamiyet’in en önemli fikirlerinden “Tanrı’ya ortak koşmamak” temel alındı. İslami inanç ve düşünce Türk gelenek ve görenekleri ile kaynaşmaya başladı. Arap etkisinin dışında, bölge halklarının eski inanç ve kültürünü de içine alan, evrensel İslam anlayışı, yani Horasan Okulu ortaya çıktı.
Horasan Okulu’nun en etkili kişisi Ahmet Yesevi’ye değinmek gerek. Çünkü Yunus Emre'den önceki büyük Türk mutasavvıflarından ve Türkistan'da yetişen büyük velilerden Ahmet Yesevi özel bir ilgiye layık...
1000 yılları...
Ortadoğu dünyanın mihveri... Arapça bilmeyen çağdışı sayılıyor... İslam hanedanları siyasal, askeri ve iktisadi gücü temsil ediyor... İslami ilahiyat, felsefe, bilim ve teknoloji alanında yaratıcı düşünce patlaması yaşanıyor...
İspanya’da Endülüs Emevileri, Antik Çağ’ın temel yapıtlarını Arapçaya çevirerek kurtarıyor, o yapıtları değerlendirme ve geliştirme çalışmaları ile Avrupa’da Rönesans ve Reform’un temelini atıyor. Küreselleşmenin ilk biçimi denebilir...
Avrupa 800-1500 arasında 700 yıllık KARANLIK ÇAĞI’nı yaşıyor. 1054’te büyük görüş ayrılıklarından dolayı Katolik ve Ortodoks kiliseleri ayrılıyor, birbirlerini aforoz ediyor. 1095-1270 arasındaki Haçlı Seferleri. Ortadoğu ve Avrupa’da 30’ar milyon nüfus yaşıyor, Ortadoğu’da 50 binden fazla nüfuslu şehir sayısı 13, Avrupa’da ise sadece Roma.
1040-1157 arasında hüküm süren Büyük Selçuklular dönemine bakıyorum. En güçlü dönemde Harezm, Horasan, İran, Irak, Suriye, Arap Yarımadası ve Doğu Anadolu'ya egemen, kapladığı alan 10 milyon kilometre kare.
Yesevi, Karahanlılar ve Büyük Selçuklular döneminde, bugünkü Kazakistan'ın Yesi veya Sayram kentinde doğmuş. Doğum yılı bilinmiyor. 1156, 1165 veya 1166 yılında ölmüş. 73 yaşında ve 1166 yılında öldüğü şeklindeki yaygın görüşe göre 1093 yılında doğduğu tahmin ediliyor.
Mevlana’nın 1207’de Horasan’da, Yunus Emre’nin 1238’de Anadolu’da doğduğunu hatırlıyorum...
Yesevi’nin babası Hace İbrahim'in soyunun Hazreti Ali'nin oğlu Muhammet bin Hanefi'ye dayandığı söylenir. Babası erken yaşta ölünce Yesi kentinde Arslan Baba adında bir sufi öğretmenin etkisinde kaldı. Eğitiminin ilk aşamasından sonra Buhara'ya giden Yesevi, önde gelen din bilginlerinden Yusuf Hamedani'ye bağlandı ve eğitimini 1140 yılında tamamladı. Hamedani'nin ölümünden sonra bir süre Buhara'da irşad postuna oturdu, sonra makamını Adülhalik Gücdüvani'ye bırakarak Yesi'ye döndü ve Yeseviye Ocağı'nı kurdu. Ölene kadar orada yaşadı.
Gücdüvani de Muhammed Bahaüddin Nakşibend'i yetiştirdi. O dönemde Yeseviye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarikattan, Buhara'da kurulup, Afganistan, Hindistan, Irak ve Anadolu'ya yayılan Nakşibendi Tarikatı’nın öncüsünü... Bu tarikat önemli. Türkiye’nin siyasetini ve ekonomisini etkiliyor...
Fazla dağıtmadan, biraz da tasavvuf ve tarikatlar…
Tasavvuf, Hz. Muhammed’in ölümünden sonra, İslam fetihlerinin yol açtığı ‘aşırı zenginleşme’den ve ‘dünya nimetleri’nden kaçmaya çalışmak demekti. Başlangıçta sufinin isteğine bağlı ibadet ve zikirler kurallara bağlandı ve şeyh, mürşit, rehber gibi adlarla anılan manevi makamlar ortaya çıktı. Sufiler bir tarikata girmek ve mürşide bağlanmak zorunda kaldı, bireysellik, özgür irade sona erdi, köle düzeni, yozlaşma ve sapma başladı. Tarikatlar tasavvufun yozlaşmış hallerinden biri oldu. Dinin kişisel çıkarlar için istismarı her dinde olduğu gibi, Müslümanlıkta da gerçekleşti...
Yesevi, öğretisini "Ehli Beyt" sevgisi ve tasavvuf anlayışı üzerine kurmuş. Bir Türk sufi tarafından kurulan bu ilk büyük Türk öğretisi veya ocağı, önce Maveraünnehir, Taşkent çevresi ve Batı Türkistan'da etkili olmuş. Sonra Horasan, İran ve Azerbaycan’da Türkler arasında yayılan Yesevilik, 13. yy. daki göçlerle Anadolu'ya, oradan da Balkanlara ulaşmış.
Bazılarına göre Yesevilik bir tarikat gibi kabul edilirse de, aslında bir ocak sayılır. Zira tarikatın oluşumunu gerektiren, kisve, tekke, erkanname zikir, riyazet, semah gibi özellikleri tamamlamamış, sonraları bazı tarikatları doğurmuş, ama kendi konumunu koruyamamış.
Yesevi, yeni Müslüman olmuş, eski inanış kalıntılarını da İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan Türklere, bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmış. Türk toplumunun, yarı göçebe, gelenek ve göreneklerini diri tutan yapısını iyi değerlendirmiş. Bu insanlara fıkıh kuralları içinde, Arap - Acem kültür etkileri ile boğulmuş karma bir Müslümanlık yerine, içten ve sarsılmaz bir iman anlayışını, dinî ve ahlâki kuralları, kendi dilleri ile ve onların seviyesinde sunmanın, başarının temeli olacağını görmüş. Türk Boyları'na, halk edebiyatı aracılığıyla, dostluğu, dayanışmayı, Tanrı ve insan sevgisini öğretmiş.
Yesevi'nin Müslümanlık anlayışı, mevcut inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmamış. Bu yüzden, Türkistan topraklarında yaşayan Türk topluluklarının çoğunda şaman gelenekleri varlığını sürdürüyor. Bu uygulamalar, Ahmet Yesevi'nin izinden gidenlerce Anadolu'ya ve Balkanlar'a da taşınmış.
Ahmet Yesevi, öğretisini Dört Kapı olarak bilinen Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat ilkeleri üzerine kurmuş. Dört Kapı, İslamiyet'ten önceki Türk Şamanlığı inançlarından geliyor. Doğu, Batı, Kuzey ve Güney yönleri, kutsal kabul edilen dört öge. Yönler dört renk ve dört kutsal varlıkla simgeleştirilmiş: Mavi, Beyaz, Siyah ve Kızıl. Ağaç, Demir, Su ve Ateş. Şaman inancına göre bunlar, evrenin ve insanın özünü oluşturur: Adalet, Kudret, Akıl ve Uyum.
Dört Kapı ilkesi Hacı Bektaş Veli'nin öğretisine de temel oluşturdu. Hacı Bektaş Veli her bir kapıya onar makam ekledi ve "Dört Kapı, Kırk Makam" olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koydu.
İslâm tasavvufunda insan kâinatın özüdür. Her şey insan içindir. İnsan "Kamil İnsan" olmaya çalışmalıdır, ahlakın kemaline ulaşmaya gayret etmelidir, yaratılmışları sevmeli, incitmemelidir. Alçakgönüllüler her hususta samimi kişilerdir. Âlemi ve her şeyi ilâhi aşkın eseri görür, her şeyi gönülden sever. Ancak bu sevgi ile Allah'a ulaşılabileceğini bilir. Aşk'sız, Mevlâ’yı anlamayı mümkün görmez.  "İlâhi Aşk" Allah’tır der, bu Aşk'a düşenin, bencillik, gösteriş, ikiyüzlülük, kişisel çıkar gibi küçük hesapları düşünemeyeceğini öngörür.
İslam'ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Yesevi öğretisi, özellikle bozkırlardaki Türk boylarının İslamiyet'i benimsemesini kolaylaştırmış. Değerlerinden kopmayan bu topluluklar için, kentli din bilginlerinin sunduğu kuralcı Müslümanlıktan çok, dervişlerin sunduğu, dine esnek yaklaşan ve eski inançları yadsımayan bir İslam anlayışı daha yakın gelmiş. Böylece "şaman" geleneklerinin bir kısmı bazı değişikliklerle varlığını sürdürme imkânı bulmuş.
Biraz da Türk diline bakıyorum...
Selçuklular, tarihimizin uzun bir dönemini doldurmuş bu büyük bir devlete adını veren Selçuk Bey ve beraberindekiler Türkçe adlar taşımış, ama son hükümdarlarınki Keykavus, Keykubat gibi Farsça adlar! Devletin resmî dilinin Türkçe değil Farsça olması daha da ilginç… Alpaslan'ın veziri, Nizam-ül Mülk bir Fars ve adına kurduğu Nizamiye Medreseleri Farsça eğitim vermiş. Yani, Selçuklu'da Türkçe avam dili, Farsça ise aydınların ve bilginlerin dili olmuş...
Bu olumsuzluklar arasında, bilinçli bir Türk, Yesevi, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilmesine rağmen, Türkçeyi seçmiş. Öğretisinin bu denli etkili olmasının nedeni Arapça veya Farsça yerine Türkçe'yi seçmesi. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisini hızla yaymış. Yesevi'nin "Hikmet" olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, 15. yy.da yazıya geçirilerek "Divan-ı Hikmet" adı altında toplanmış ve kutsal bir kitap gibi elden ele dolaşmış.
Yesevi, İslâm tasavvufunu esas alan, bilim, edebiyat ve sanata önem veren bir medrese kurdu. Bu medresenin dili Türkçe idi. Buradan yetişen binlerce insan Türk Dünyası'nın her tarafına dağıldı, her yerde Yesevi’nin Türkçe şiirlerini, Hikmet’lerini seslendirdi. Yeni bir Türk edebiyatı doğdu. Zamanın edebi lisanı Farsçayı kullananlar, Yesevi'yi Türkçe yazdığı için eleştirse de...
Yesevi Türk dünyasının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biri. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı; " Ahmet Yesevi’yi araştırın milliyetimizi asıl O'nda bulacaksınız?" diyordu...
Binlerce öğrenci-mürid, Yesevi dergâhından aldıkları inanç, bilgi ve bilinci Horasan'a, Deşti Kıpçak diye adlandırılan Kuzey Türklük bölgelerine, Anadolu'ya ve Avrupa Türklüğüne ulaştırmış. Bunların Anadolu'da ve Rumeli'de Türk varlığının kökleşmesinde büyük hissesi var. Osmanlı Devleti'nin manevi kurucuları olan Şeyh Edebaliler, Hacı Bektaş Veliler, Geyikli Babalar, Ahmet Yesevi'nin takipçileri “Kolonizatör Türk Dervişleri” olarak ta anılır, yani Osmanlı’nın son zamanlarında şikâyet ettiğimiz “Protestan Misyonerler”in öncülleri…
Yesevi dergâhı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için sığınak sağlamış, Anadolu Türk edebiyatının gelişmesine zemin hazırlamış, büyük şairlerin yetişmesine aracı olmuş. Halifeleri; Mansur Ata, Abdülmelik Ata, Süleyman Hakim Ata, Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari (Sarı Saltuk), Zengi Ata, Taç Ata ve onların yetiştirdiği Ahi Evran, Hacı Bektaş, Mevlana, Yunus Emre, Taptuk Emre gibi talebeler Anadolu’da Türk dilini, edebiyatını, kültürünü, İslam dinini gelecek nesillere aktarmış. Hacı Bektaş Veli, Osmanlı ordusunun belkemiği Yeniçeriliğin manevi öğretmeni (piri) idi. Yesevi'nin Hacı Bektaş'a yardımcı gönderdiği Sarı Saltuk, Balkanlarda Müslümanlığı kökleştiren kişi. Bursa'nın fethini hazırlayan Geyikli Baba gibi.
Yesevi dervişleri, Anadolu'nun Türkleşmesi sırasında, 12'nci, 13'üncü ve 14'üncü yüzyıllarda, gerektiğinde savaşçı dervişler "Alperen" adını almış, savaşmış ve savaşın ruhu olmuş. Gerektiğinde, ticarete ahlak ve disiplin getiren ahlak savaşçıları "Ahi" adını almış. Kadınların aydınlanması yolunda uğraşmış, "Bacıyan" olmuş. Boş arazileri canlandırmak ve yeşertmek işini üstlenmiş, yolların güvenliğini sağlamış. Gönüllerde inanç, zihinlere bilgi ışığını saçan aydınlatıcı olmuş. Gaziler, Ahiler, Bacılar ve Abdallar Osmanlı'nın temelini atmış, insanlık tarihinin büyük başarılarından birini ortaya koymuş, asırlar süren "Osmanlı Barışı"nı gerçekleştirmiş.
Osmanlının gerilemesinin bir nedenini de bu ruhtan, yani “ahlak, bilim, sanat, edebiyat, gerçek milliyetçilik, sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayanan İslâm tasavvufu” çizgisinden uzaklaşmaya bağlamak mümkün...
İslam'ı doğru anlayanların anlayışında, kadın ve erkek işte, üretimde, mescitte, mecliste ve dergahta birlikte olmuş, kadın hayatın dışına itilmemiş. Dinin on temelinden biri de bilim olmuş. Başka din mensuplarına ve bütün insanlara şefkat ve hoşgörüyle bakılmış. 1492’de, dinlerinden ötürü işkenceye ve yok edilme tehdidine maruz İspanya Musevilerini gemiler göndererek İstanbul'a getiren Osmanlı Sultanı II. Bayezit, bu anlayışın takipçisi ve uygulayıcısıydı, hatta Yesevi dervişi olduğu da söylenir...
Üç hizmeti ve yedi ilkesi:
Yesevi'nin üç hizmetinden birincisi; aydınlarımızın Arapça ve Farsça yazdığı bir dönemde, şiirlerini Türkçe yazmış olması. Türkçe İslami şiirler geleneğini başlatmış ve büyük bir edebiyat geleneği doğmuş. Türkçe'nin bugünkü diriliğini ve yaygınlığını ona da borçluyuz. İkincisi, yetiştirdiği öğrencilerini, öğreticiler olarak Türk Dünyası'na göndermiş, Türkler arasında İslam'ı yaymış. Üçüncüsü, İslam'ın Türk yorumunu ortaya çıkarmış.
Bu Türk yorumunun esaslarını da yedi ilkeyle ifade eder. Birincisi, Allah'a aşkla yöneliş. "Aşkı olmayanın ne dini vardır ne de imanı." İkincisi, ihlas, yani, içtenlikli Müslümanlık. Riya'dan, gösterişten uzak, sadece Allah için Müslümanlık. Üçüncüsü, insan sevgisi. İnsan var edilenlerin en kutlusudur, varlığın özü, özetidir. İnsanın derdiyle dertlenmek, insana hizmet, İslam'ın tam kendisidir. Dördüncüsü, hoşgörü. İnsanların din, dil, renk, cinsiyet farklılığından ötürü horlanmaması, farklılıkların kavga konusu yapılmaması. Beşincisi; kadın ve erkek eşitliği. Altıncısı, emek ve işin kutsallığı. Yedincisi, bilim. Dinin on esasından biri olan bilim insanı Allah'a ulaştıran ve varlığı bilerek Yaratanı bilmeyi sağlayan yoldur.
Yesevi'nin Mozolesi Güney Kazakistan'da Türkistan kentinde 1389 ile 1405 yıllarında Timurlenk tarafından yapılmış, 2002 yılında UNESCO tarafından dünya tarih eseri olarak kabul görmüş, türbesi Türkiye Cumhuriyeti tarafından restore edilmiş...
Nakşibendiler, Süleymancılar, Nurcular, Fethullahçılar ve ötekiler, inanç topluluğu niteliğini aşarak ve demokrasinin olanaklarından yararlanarak, iç ve dış siyasetin, ekonominin, eğitimin, toplumsal hayatın her köşesinde giderek güç kazanan biçimde insanları şekillendirirken; Atatürkçülerin, Milliyetçilerin, Çılgın Türklerin, insanımızı kazanmak, İslam’ı yobazların ve çıkarcıların elinden kurtarmak için, dinimizi, kültürümüzü ve tarihimizi daha iyi bilmeleri gerek...
Birlik ve beraberlik ruhumuzu ayağa kaldıracak, farklılaşmaları azaltacak bir uyanışın imkanları kendi yazdığımız tarihimizde ve kültür dünyamızda mevcut. Batı’nın her türlü baskısından ve hegemonyasından kurtulabilmek, gönül-inanç ve kültür birliğimize yönelebilmek, gerçek milli ve manevi değerlerimize dönebilmek zor değil...
Sömürgeciliğin saldırılarıyla yaralanmış, fakat gelenek ve töreleriyle tekrar canlanabilecek Doğu vicdanı, kültürü ve uygarlığı Batı'nın olumlu değerleriyle sentezlenebilir. Bu sentezin tarihteki büyük temsilcisi Atatürk Türkiyesi, bugünkü “Fetret Devrini” geçici sayabilir ve Batı’nın maddeci, doğal kaynakları tüketen, açgözlü, ihtiraslı, para bağımlısı modern yaşam taklitçiliğinden kurtulup, geleceğe eldeki maddi ve manevi güçlerle odaklanabilir. Zayıfların güvenlik ve yaygın refah arayışına, özgürlük, masumiyet, merhamet gibi ahlak ve hamiyet duyguları da katarak, kahraman olduğu kadar, düşünen, hisseden, alçakgönüllü bir ulus olarak yeniden örnek olabilir...
Yesevilik ocağının kollarından sayılan, asil ve kutsal hedeflerinden uzaklaşarak, Kuzey Irak’ta da karşımıza çıkan, Cumhuriyet Düşmanlığı ile suçlanan Nakşibendilik tarikatına da değinmeli. Zira doğurduğu Nurculuk ve Nurculuktan çıkan Fethullahçılık Batı’nın oyuncağı olmuş durumda, zavallı ve nerelere sürüklendiğinin ayırdında değil.
Doğu Sorunu- Eastern Question- Şark Meselesi- bitmedi...